site_reklamı_mobil.jpg

Yazarlar

Münir Mazhar Kamsoy

             Merhaba sevgili okurlar,

             Bilirsiniz… Hepimizin, geçmişte kalan ve zaman zaman hatırlanan kimi acı, kimi tatlı bazı anıları vardır… Hele öyle bazı anılar vardır ki yaşamda, derin izler bıraktıkları için onlar, kolay kolay silinmez usumuzdan… İşte onlar hatırımıza geldiğinde, bir süreliğine olsun geri döner, birden, dalıp gidiveririz geçmişte bıraktığımız o günlere… Benim de, herkes gibi geçmişte kalan işte böyle bazı anılarım vardır ve ben ne zaman onlar hatırıma gelse dalar giderim geçmişte kalan o günlere…

            Farkındaysanız eğer, kaç zamandır bu köşede “Düğüncülerimizi” yazıyorum…

            Müzik…

            O, hepimizin bildiği, yaşamımızın adeta bir parçası olan müzik… Tartışmasız bir insan gerçeği olan müzik… Düğünlerimizde yaptığımız da o… Öyle değil mi? Kimi zaman coşturan bizi orada, kiminde eğlendiren… Orada çalınan çalgılar… Orada dinlediğimiz müzik…

          İşte... Biraz önce söz ettiğim anılarımdan birini, içinde, kimi çalgıların da konuşulduğu müzikle ilgili olan bir anımı, bu hafta sizlerle paylaşayım istedim sevgili okurlar...

         1986 yılıydı…

         Çalıştığım kurum, “SEKA Dalaman Müessesesi”nde müzikli geceler düzenliyoruz… Çok beğeniliyor ve büyük ilgi de görüyoruz…

         Kurum mensupları ve davetliler, sembolik bir ücretle katılıyor bu müzikli-yemekli gecelerimize…

         Gecenin geliri ise bir ilkokulumuza bırakılıyor… Yine kurumun adını taşıyan, kurumun kol kanat gerdiği ve içinde, kendi çocuklarımızın da öğrenim gördükleri bir ilkokulun “Okul Aile Birline” bağışlanıyor yani gelir… Bu amaçla başladık…

        İki ay da bir yapacağız bu etkinlileri… Öyle kararlaştırdık… Etkinliğimizi şöyle  plânlıyorduk:

        İlk bölümde, Türk Halk Müziği eserleri sunacağız davetlilere… İkinci bölümde de Türk Sanat Müziği eserleri yer alacak…

        Programın iki solisti var ve tabii ayrı ayrı saz ekipleri… Türk Halk Müziği eserlerini okuyacak olan yine aynı kurumda çalışan bir arkadaşımız… Türk Sanat Müziği eserlerini de naçizane ben okuyacağım…

        

        Eser seçiminden tutun, sıralamasına… Sahnede kimin ne giyeceğinden, kimin nereye ve nasıl oturacağına varıncaya değin… İnanın… Tartışmadığımız, hiçbir ayrıntıyı bırakmıyoruz aramızda konuşmadık…

        Provalar, saat 1700 de, fabrikadan mesai çıkışından sonra kurumun kışlık sinemasının sahnesinde başlayıp 20.00 ye değin sürüyor, akşam yemeği sonrası, gece oturmalarında evlerimizde de devam ediyor… Size yalan gelir belki… İnanın… Böylesine ciddi bakıyoruz olaya…

       Çalıştırıcımız, içimizden bir arkadaşımız… Benim de meslektaşım… Yani bir Makina mühendisi… Hem Türk Halk müziğine, hem de Türk Sanat Müziğine aynı düzeyde hâkim olan biri… Geçmişte, her iki dalda kendisini belli düzeyde de olsa yetiştirmiş biri… Provalar sırasında türkücü ya da şarkıcı, eserin bir yerini yanlış mı okudu… Olmaz! Yahut esere geç mi erken mi girdi? Hemen oracıkta noktayı koyar:

         ”Olmaz arkadaş… Orası öyle değil? Bakın, şöyle okuyacaksınız…” der türküyü veya şarkıyı alır… O bölümü kendisi okur, sonra da tekrar ettirirdi… Taa ki doğru okununcaya dek… Düşünebiliyor musunuz?

       Yaptığımız bu işlerden para filan almıyoruz ha! Para kazanmak için yapmıyoruz bütün bunları… Ta en başta ifade etmeliydim aslında bunu… Ama şimdi aklıma geldi… Onun için şimdi yazıyorum…

       Ekipteki kimi arkadaşlarımızın, bütün gün fabrikadaki farklı birimlerde… Bazılarının ağır işlerin görüldüğü ünitelerde sürdürdüğü, o yoğun çalışmaların ve yorgunluğun ardından… Bir de, tam üç saat boyunca müzik provaları yapıyoruz… İyi mi?

       Niye?

       Mensuplarımıza en iyiyi… En güzel müzikleri… Şarkı ve türküleri dinletebilmek için… 

       Davetliler, kendi mensuplarımız, aynı kurumun çalışanları da olsa, bizi dinlemeye gelecek olan insanların her biri, nihayet birer dinleyicidir ve onlara, en iyi müziği sunmak bizim görevimiz olmalıdır diye düşünüyorduk çünkü…

      Onları bir süreliğine de olsa, hiç tanımadığımız, ilk kez orada karşılaşacağımız insanlarmış gibi düşünüyor ve o yüzden titiz davranmalıyız diyorduk…  Bu anlayış üzerine çalışıyorduk…

        Hemen belirtmeliyim. Bu çalıştırıcı arkadaşımız hiç nota bilmezdi. Ama bir şeyi çok iyi bilirdi:

        Doğru okumayı ve doğru çalmayı…

        Bir eserin türkü ya da şarkı… Onların yanlış ve kusurlu ne okunmasına ne de çalınmasına asla tahammülü yoktu… Hiç hatırlamıyorum… Bu değerli arkadaşım, işte gerçekten böyle biriydi…

       Az kalsın unutuyordum… Bu arkadaşım,  hemen hemen aynı ölçüde, hem iyi bağlama, hem de iyi ut çalardı…

       “Düğüncü” olduğunu ve yıllarca oturduğu kent olan İzmir’de, düğünlere gittiğini, bu işi yaparak para kazandığını, böylece üniversiteye de devam ederek “Mühendislik” eğitimini bitirdiğini, çok sonraları öğrendiğimde epey şaşırmıştım…

      İşte bu çalışmaları yaptığımız sıralardı… O geceleri, mensuplarımıza sunduğumuz günlerde oldu “o” arkadaşımızla tanışmamız…

      “Onu” ve onunla ilgili bir başka anımı da, bir daha ki haftaya diyor ve bu hafta kendisini tanıyacağımız bestekârımıza dönüyorum sevgili okurlarım…

       Ha… Bu değerli arkadaşımı merak eden okuyucularım olabilir belki… Onun adını iftiharla yazıyor ve kendisine bu köşeden selam ve sevgilerimi gönderiyorum:

       Sayın İbrahim Ertuğrul-Makina Mühendisi…

      Münir Mazhar Kamsoy:

      Bu hafta kendisini tanıyacağımız bestecimiz aslında bir mülkiyeli. Münir Mazhar Kamsoy… Bestecimiz, 1891 yılında İstanbul’da Üsküdar’da dünyaya gelir. Babası Doktor Mazhar Paşa’dır. Kamsoy, mülkiyeyi bitirdikten sonra, mezun olduğu okulda kalır ve orada çalışmaya başlar. “Siyasi-Medeni Tarih” müderris yardımcısı olur. Daha sonra İsviçre’ye giden ve Cenevre Üniversitesi’nde eğitimini sürdüren bestecimiz, askerlik hizmetini yapmak için yurda döner. Askerliğini “Birinci Dünya Savaşı”nda yedek subay olarak yapar Kamsoy. Dışişleri Bakanlığı’nda önce umumi kâtip, daha sonra haberleşme müdürlükleri görevlerinde bulunur. Bir süre Ziraat Bankası’nda da çalışır. Ayrıca emekli olduğu 1956 yılına değin, yaklaşık 30 yıldan fazla İstanbul’un pek çok lisesinde Fransızca dersleri verir.

     Çeşitli dergi ve gazetelerde de yazılar yazar.

     Müziğe 7 yaşlarında iken önce “akordeon” çalarak başlar. Sonra kemanda karar kılar.

     Kemani Tatyos Efendi’ye 2 yıl boyunca devam eden bestecimiz, Üsküdarlı Kaşıyarık Ziya Bey’den de pek çok eser meşk eder.

     1920 yılında Musa Süreyya Bey’in piyanosu eşliğinde, birlikte kemanla birkaç de konser verirler.

     Besteciliğe, Beşiktaş Kulübü Başkanı Avukat Abdülkadir Karamürsel’in teşviki ile başlayan Kamsoy, ilk şarkısını 1924 yılında yapar. Uzun bir süre hiç eser bestelemez. İkinci eseri olan Yegâh saz semaisi ile yeniden beste yapmaya başlayan bestecimiz, 20 ye yakın güzel saz eserleri besteler. Bunların dışında bestecimizin musikimizin diğer formlarında yaptığı 6 adet eseri daha bulunmaktadır.

                                                                                                 Esenlik dileklerimle. Hoşça kalın

  

  

Add a comment

MİLAS ÇOMAKDAĞI (2)

Merhaba sevgili okurlar,

     2 Kasım 2019 Cumartesi günü Milas’ta idik… “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” üyelerinden oluşan 35-40 kişilik bir gurupla, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığımızın tahsis ettiği bir otobüsle, güzel “Milas”ımızın  “İncirli in Mağarası”nı görmeye gittik… Gezi programımızda ki bu mağara ziyareti sonrası, yine aynı yerdeki “Uyku Vadisi” olarak bilinen vadideki yürüyüşün ardından, zaman da elverdiği ve bir de genel istek olunca, Milas gezimizi “Çomakdağı” köyüne uğrayarak orada noktaladık… Dönüş yolundaki son uğrak yerimizse, “Ormancı” türkümüzün sözleri arasında geçen “Gevenes“ köyü ve onun ünlü değirmeni oldu...

    Tek kelime ile ifade etmem gerekirse eğer; geziye katılan hemen herkes, bu geziden büyük bir keyif aldı ve gezide gördüğümüz o güzelliklerden oldukça mutlu oldu... Bunu, dikkatle gözlemlediğimi söyleyebilirim…

    Bir kez daha… Bizlere;

    Bu imkânı sağlayan Büyükşehir Belediye Başkanlığımıza… Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Doktor Osman Gürün’e teşekkür ediyor ve kendilerine bu köşeden saygı ve sevgilerimizi gönderiyorum…

Ve ayrıca;

    Geziye eşlik eden… Gezinin, daha en başında, otobüsümüze binmeden başlayan ve gezi boyunca süren, o sempatik ve sevecen yaklaşımları ile bütün üyelerimize gösterdikleri yakın ilgileri nedeniyle, Büyükşehir Belediyemiz “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” nin o güler yüzlü (2) personeline de buradan teşekkür ediyorum…

    Yeri gelmişken, “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” nin düzenlediği bu gezilerin önemi üzerinde de kısaca durmak istiyorum;

    Her şeyden evvel, “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” yetkililerinin düzenleyerek, biz, orta yaşlı ve yaşlı hemşerilerinin hizmetine sunmuş oldukları bu gezilerin, bir kere, inanılmaz “Güzel bir hizmet” olduğunu ifade etmeliyim… Çünkü neden:  

    Öyle inanıyorum ki;

    Bizim gibi, yaşamlarında bir kez bile olsun, Muğla’mızın coğrafyasındaki, gerek “Doğal güzellikleri”, gerekse tarihi ören yerleri yani “Antik kentleri”ne olsun...

   Adlarını belki daha önce duydukları ve gönülleri de çektiği halde, buralara, ya zamanları ya da imkânları elvermediği için gidip görememiş olan yaşlı hemşerilerimize, bu güzel fırsatların tanınmış olması, hem çok güzel bir davranış, hem de çok güzel bir hizmet…

    Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Doktor Osman Gürün’ü bu kararlarından dolayı da içtenlikle kutluyorum…

    Sevgili okurlar;

    Şimdi gelelim, “Çomakdağı” köyümüz ile ilgili düşüncelerime;

    “Çomakdağı”na ilk kez, 8.Ekim.2016 tarihinde, yine böyle bir gurupla gelmiştim…

    Adını, ilk duyduğum andan itibaren, hiç unutamadığım bir köy olup çıkmıştı “Çomakdağı”… Gerçekten içtenlikle söylüyorum… Ta 1980’li yıllardan beri hep merak ettiğim, ama bir türlü fırsat bulamadığım için gelip göremediğim bir yurt köşemizdi Çomakdağ köyü… Özgün mimarisi, taş duvarlı evleri ve bacaları ile otantik güzelliklere sahip olan bu köy,- hele bacaları ve yapma bebekleri ile- ilk kez 1980’li yılların başlarında, yeni yayına başlayan TRT 2 kanalında seyrettiğim bir belgeselden sonra belleğime kazınmış ve bir türlü aklımdan çıkmıyordu…

    Aradan, neredeyse (40) yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra, ziyaret edebildiğim bu köyde edindiğim ilk izlenimlerse, ne yazık ki, beni derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı…

   Bir kere; 

   “Çomakdağ”ın aklımda kalan o otantik güzelliğinden geriye kalanlar “sınırlı” idi…

   Sadece bir ev, evet sadece bir ev, “Hiç bozulmadan kalabilmişti”… Bugün de aynı…

   Sınırlı bir zaman diliminde, köy meydanına açılan bir sokağa girer girmez gördüğüm, o sağdaki solda ki, çöp yığınlarının görüntüsü ise, beni adeta şaşkına çevirmişti… Kısacası, o bir veya birkaç sokağın içi, çerden-çöpten ve kokudan geçilmiyordu…

  Hele köy meydanındaki, otobüsten iner inmez sizi ilk karşılayan ve sanki size: “Merhaba… Hoş geldiniz!” diyen, umumi tuvalete girdiğimde karşılaştığım, o kötü manzara karşısında hissettiklerimi ise hiç unutmuyorum…

   Şimdi buradan ilk kez, ilgililere soruyorum:

   Böylesine güzel, hele kadınlarının ve kızlarının giyinip kuşandıkları o, gelenekselleştirilmiş yöresel giyim kuşamları ve yapma bebekleri ile Türkiye çapında ün yapmış, yukarıda söz ettiğim o otantik güzelliklere sahip bir köyden, daha yüzlercesi mi var ki ülkemizde?

   Buraya, sadece Muğla ve yakın çevreden, sınırlı sayıda ziyaretçiler mi otobüsleri ile ya da araçları ile görmeye geliyorlar?

   Başka il ve ilçelerden bu köyü görmeye gelenler de yok mu, hiç olmuyor mu?

   Köy meydanına bakan evlerin bahçe duvarlarını, bir kerecik olsun, ama bir kerecik olsun “Kireçle badana yapmak” çok mu zor Allah aşkına?  

  Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden, araçları ile veya turlarla gelen otobüslerden inen yolcuların, köy meydanına indiklerinde, böylesine pırıl pırıl bir beyazlık gördüklerinde, gözünün-gönlünün açılabileceği…

  Bu, çok basit bir tedbirle bile, “Sağlanacak” pırıl pırıl bir görüntünün, adeta gelen insanların hafızalarına kazınacağı ve Çomakdağı için bunun olumlu bir etken olabileceği, hiçbir kimsenin, hiçbir yetkilimizin hiç aklına gelmiyor mu acaba? Çok merak ediyorum…

  Bu kez;

  Otobüsten iner inmez… Yine ilk uğradığım yer, umumi tuvaleti oldu köyümüzün… İlk ziyaretimde karşılaştığım o görüntü yok artık…

  Fakat o gün, tuvaleti kullanan her kimse… Herhalde, yakında bir çöp kovası bulamadığı için olmalı ki, elindeki boşalan pet su şişesini yere atmamış… Tuvaletin lavabosuna bırakmayı daha münasip görmüş!!

 

  Son söz,

  Çomakdağ… Çok özgün bir köy sevgili okurlarım…

  Çomakdağ, sadece Milas’ın değil… Hepimizin… Sadece bizlerin değil, herkesin burayı gelip görmesi gereken bir köyümüz… Ama daha yapılacaklar var… Lütfen, ama lütfen… Biraz daha özen… Ve biraz daha çaba…

  İlgililerin ve yetkililerimizin önemle dikkatine diyorum…

                                                                                                                Esenlik dileklerimle... Hoşça kalın.

TeşekkürÇomakdağı’na ziyaretimiz sırasında, köy kahvehanesinin avlusunda, gurubumuz üyelerine zaman ayırıp; köyün tarihçesi,  gelenek ve görenekleri, köyün toplumsal, sosyal ve ekonomik yaşamı hakkında bilgiler veren Sayın Hasan Yıldırım beye,

 Ve ayrıca;

Gevenes köyü değirmeninin müsteciri Sayın Hasan Şimşek beye de, bizlere değirmenin tarihini, “Ormancı” türkümüzün yakılmasına neden olan olayı ve dolayısıyla türkünün öyküsünü, ayrıntıları ile anlatarak bilgilendirdikleri için teşekkür ediyor selamlarımı gönderiyorum…  

Add a comment

MİLAS ÇOMAKDAĞI (2)

Merhaba sevgili okurlar,

     2 Kasım 2019 Cumartesi günü Milas’ta idik… “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” üyelerinden oluşan 35-40 kişilik bir gurupla, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığımızın tahsis ettiği bir otobüsle, güzel “Milas”ımızın  “İncirli in Mağarası”nı görmeye gittik… Gezi programımızda ki bu mağara ziyareti sonrası, yine aynı yerdeki “Uyku Vadisi” olarak bilinen vadideki yürüyüşün ardından, zaman da elverdiği ve bir de genel istek olunca, Milas gezimizi “Çomakdağı” köyüne uğrayarak orada noktaladık… Dönüş yolundaki son uğrak yerimizse, “Ormancı” türkümüzün sözleri arasında geçen “Gevenes“ köyü ve onun ünlü değirmeni oldu...

    Tek kelime ile ifade etmem gerekirse eğer; geziye katılan hemen herkes, bu geziden büyük bir keyif aldı ve gezide gördüğümüz o güzelliklerden oldukça mutlu oldu... Bunu, dikkatle gözlemlediğimi söyleyebilirim…

    Bir kez daha… Bizlere;

    Bu imkânı sağlayan Büyükşehir Belediye Başkanlığımıza… Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Doktor Osman Gürün’e teşekkür ediyor ve kendilerine bu köşeden saygı ve sevgilerimizi gönderiyorum…

Ve ayrıca;

    Geziye eşlik eden… Gezinin, daha en başında, otobüsümüze binmeden başlayan ve gezi boyunca süren, o sempatik ve sevecen yaklaşımları ile bütün üyelerimize gösterdikleri yakın ilgileri nedeniyle, Büyükşehir Belediyemiz “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” nin o güler yüzlü (2) personeline de buradan teşekkür ediyorum…

    Yeri gelmişken, “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” nin düzenlediği bu gezilerin önemi üzerinde de kısaca durmak istiyorum;

    Her şeyden evvel, “Nilüfer Caner Yüz Yaş Evi” yetkililerinin düzenleyerek, biz, orta yaşlı ve yaşlı hemşerilerinin hizmetine sunmuş oldukları bu gezilerin, bir kere, inanılmaz “Güzel bir hizmet” olduğunu ifade etmeliyim… Çünkü neden:  

    Öyle inanıyorum ki;

    Bizim gibi, yaşamlarında bir kez bile olsun, Muğla’mızın coğrafyasındaki, gerek “Doğal güzellikleri”, gerekse tarihi ören yerleri yani “Antik kentleri”ne olsun...

   Adlarını belki daha önce duydukları ve gönülleri de çektiği halde, buralara, ya zamanları ya da imkânları elvermediği için gidip görememiş olan yaşlı hemşerilerimize, bu güzel fırsatların tanınmış olması, hem çok güzel bir davranış, hem de çok güzel bir hizmet…

    Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Doktor Osman Gürün’ü bu kararlarından dolayı da içtenlikle kutluyorum…

    Sevgili okurlar;

    Şimdi gelelim, “Çomakdağı” köyümüz ile ilgili düşüncelerime;

    “Çomakdağı”na ilk kez, 8.Ekim.2016 tarihinde, yine böyle bir gurupla gelmiştim…

    Adını, ilk duyduğum andan itibaren, hiç unutamadığım bir köy olup çıkmıştı “Çomakdağı”… Gerçekten içtenlikle söylüyorum… Ta 1980’li yıllardan beri hep merak ettiğim, ama bir türlü fırsat bulamadığım için gelip göremediğim bir yurt köşemizdi Çomakdağ köyü… Özgün mimarisi, taş duvarlı evleri ve bacaları ile otantik güzelliklere sahip olan bu köy,- hele bacaları ve yapma bebekleri ile- ilk kez 1980’li yılların başlarında, yeni yayına başlayan TRT 2 kanalında seyrettiğim bir belgeselden sonra belleğime kazınmış ve bir türlü aklımdan çıkmıyordu…

    Aradan, neredeyse (40) yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra, ziyaret edebildiğim bu köyde edindiğim ilk izlenimlerse, ne yazık ki, beni derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı…

   Bir kere; 

   “Çomakdağ”ın aklımda kalan o otantik güzelliğinden geriye kalanlar “sınırlı” idi…

   Sadece bir ev, evet sadece bir ev, “Hiç bozulmadan kalabilmişti”… Bugün de aynı…

   Sınırlı bir zaman diliminde, köy meydanına açılan bir sokağa girer girmez gördüğüm, o sağdaki solda ki, çöp yığınlarının görüntüsü ise, beni adeta şaşkına çevirmişti… Kısacası, o bir veya birkaç sokağın içi, çerden-çöpten ve kokudan geçilmiyordu…

  Hele köy meydanındaki, otobüsten iner inmez sizi ilk karşılayan ve sanki size: “Merhaba… Hoş geldiniz!” diyen, umumi tuvalete girdiğimde karşılaştığım, o kötü manzara karşısında hissettiklerimi ise hiç unutmuyorum…

   Şimdi buradan ilk kez, ilgililere soruyorum:

   Böylesine güzel, hele kadınlarının ve kızlarının giyinip kuşandıkları o, gelenekselleştirilmiş yöresel giyim kuşamları ve yapma bebekleri ile Türkiye çapında ün yapmış, yukarıda söz ettiğim o otantik güzelliklere sahip bir köyden, daha yüzlercesi mi var ki ülkemizde?

   Buraya, sadece Muğla ve yakın çevreden, sınırlı sayıda ziyaretçiler mi otobüsleri ile ya da araçları ile görmeye geliyorlar?

   Başka il ve ilçelerden bu köyü görmeye gelenler de yok mu, hiç olmuyor mu?

   Köy meydanına bakan evlerin bahçe duvarlarını, bir kerecik olsun, ama bir kerecik olsun “Kireçle badana yapmak” çok mu zor Allah aşkına?  

  Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden, araçları ile veya turlarla gelen otobüslerden inen yolcuların, köy meydanına indiklerinde, böylesine pırıl pırıl bir beyazlık gördüklerinde, gözünün-gönlünün açılabileceği…

  Bu, çok basit bir tedbirle bile, “Sağlanacak” pırıl pırıl bir görüntünün, adeta gelen insanların hafızalarına kazınacağı ve Çomakdağı için bunun olumlu bir etken olabileceği, hiçbir kimsenin, hiçbir yetkilimizin hiç aklına gelmiyor mu acaba? Çok merak ediyorum…

  Bu kez;

  Otobüsten iner inmez… Yine ilk uğradığım yer, umumi tuvaleti oldu köyümüzün… İlk ziyaretimde karşılaştığım o görüntü yok artık…

  Fakat o gün, tuvaleti kullanan her kimse… Herhalde, yakında bir çöp kovası bulamadığı için olmalı ki, elindeki boşalan pet su şişesini yere atmamış… Tuvaletin lavabosuna bırakmayı daha münasip görmüş!!

 

  Son söz,

  Çomakdağ… Çok özgün bir köy sevgili okurlarım…

  Çomakdağ, sadece Milas’ın değil… Hepimizin… Sadece bizlerin değil, herkesin burayı gelip görmesi gereken bir köyümüz… Ama daha yapılacaklar var… Lütfen, ama lütfen… Biraz daha özen… Ve biraz daha çaba…

  İlgililerin ve yetkililerimizin önemle dikkatine diyorum…

                                                                                                                Esenlik dileklerimle... Hoşça kalın.

TeşekkürÇomakdağı’na ziyaretimiz sırasında, köy kahvehanesinin avlusunda, gurubumuz üyelerine zaman ayırıp; köyün tarihçesi,  gelenek ve görenekleri, köyün toplumsal, sosyal ve ekonomik yaşamı hakkında bilgiler veren Sayın Hasan Yıldırım beye,

 Ve ayrıca;

Gevenes köyü değirmeninin müsteciri Sayın Hasan Şimşek beye de, bizlere değirmenin tarihini, “Ormancı” türkümüzün yakılmasına neden olan olayı ve dolayısıyla türkünün öyküsünü, ayrıntıları ile anlatarak bilgilendirdikleri için teşekkür ediyor selamlarımı gönderiyorum…  

Add a comment

d1391c5b14123.gif