“Söz milletin” ise eğer!

20200514_yuksel_isik_0c6dd.jpg

Adam, paytak paytak yürürmüş. Bu nedenle tanıdıkları ona “Ördek Hasan” lakabını takmışlar.

 Bırakın kendisine açıkça “ördek” denilmesine, ima edilmesine bile çok öfkelenirmiş.

O zamanların birinde Ördek Hasan bir arkadaşıyla sohbet ediyormuş; sohbetin bir yerinde aniden arkadaşına pat diye vurmuş.

Dayağı yiyerek neye uğradığını şaşıran arkadaşı, bir yandan yüzünü ovuştururken, diğer yandan kızgın bir şekilde sormuş:

“SEN BANA ÖRDEK DEDİN!”

Ne oluyor Hasan? Şurada alelusul sohbet ediyoruz. Durup dururken bana vurmaya utanmıyor musun?”

“Durup dururken olur mu?” demiş Hasan; “Asıl sen bana ördek demeye utanmıyor musun?”

“Ördek mi?” diye şaşkın bir şekilde sormuş diğeri; “Yahu ne ördeği? Nereden çıkartıyorsun bunu?”

“Sen dedin ki” demiş Hasan, “hava bulutlu!”.

“Eee” demiş; diğeri, “dediysem ne olmuş?”

Ne olmuşu var mı? Hava bulutluysa yağmur yağacak demektir” demiş Ördek Hasan.

“Yahu” demiş dayağı yiyen, “yağarsa yağsın, sana ne?”

Bana ne olur mu?” demiş Hasan ve bütün ciddiyetiyle devam etmiş:

“Yağmur yağarsa su birikintileri oluşur”.

Yediği yumruğun acısı henüz geçmemiş olan adam hala itiraz ediyormuş:

“Sana ne be adam? Sen belediye başkanı mısın da, su birikintilerini dert ediyorsun?”

“Yok” demiş Ördek Hasan; “belediye başkanı değilim ama kazın ayağı da öyle değil. Su birikintisi olursa orada ördekler yüzer. Sen ‘hava bulutlu’ diyerek, benim ördek olduğumu ima etmek istedin; o yüzden sana vurdum.”

DEMOKRASİ TARİHİMİZİN DÖNÜM NOKTASI: 14 MAYIS!

Bu trajikomik fıkra, Türkiye’nin demokrasi tarihini özetliyor.

Türkiye’nin demokrasi tarihi açısından önemli dönemeçlerden biri de 14 Mayıs’tır.

Daha önce de yazmıştım; Türkiye’nin tarihsel, toplumsal ve siyasal hayatında bu kadar yer etmiş; iz bırakmış başka bir günü neredeyse bulamayız.

Daha yakın olandan başlayalım.

14 Mayıs, Ecevit ile İnönü’nün CHP Genel Başkanlığı için karşı karşıya geldiği ve yarışı Ecevit’in kazandığı 1973’deki Kurultayın tarihidir.

Ecevit, o Kurultayda CHP Genel Başkanı olduktan sonra siyasette “Karaoğlan rüzgarı” esmeye başlamış; o yılın Ekim ayında yapılan seçimlerde CHP birinci parti olarak çıkmış ve Erbakan’ın MSP’si ile koalisyon kurmuştu.

İşte bu Koalisyon Hükümeti, hemen ertesi yıl politik bir genel af yasası çıkartmışlardı.

Tesadüfe bakın ki o  genel affın tarihi de 14 Mayıs’tır.

ZARURİ ŞARTLAR!

Ama demokrasi tarihimiz açısından iz bırakan asıl 14 Mayıs, 1950 tarihini taşımaktadır.
Dönemin “Tek Parti iktidarının Devlet Başkanı” konumundaki İsmet İnönü, dünya ölçeğinde esen demokrasi rüzgarını da arkasına alarak, “toprak reformu”na direnen CHP içindeki “toprak ağaları”nın sızlanmalarını ve bu sızlanmaları, “Dörtlü Takrir” ile kamuoyuna duyurmalarını da fırsat bilerek, onları, CHP’den ayrılmaları ve yeni bir parti kurmaları için adeta “kapıyı göstermişti”.

Bu “kapı gösterme”, esas olarak, “zaruri şartlar”ın sonucudur.

Nazım da, “Şeyh Bedrettin Destanı”nda benzer durumu şöyle dizeleştirmişti:

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim
.”

Her ne kadar “zaruri şartlar” Türkiye’yi bu noktaya taşımışsa da Türkiye’de böylece çok partili hayat başlamıştı.

Önce Demokrat Parti, 6 Ocak 1946’da kurulmuş; sonrasında diğer partiler; örneğin Türkiye Sosyalist Partisi de, 14 Mayıs 1946’da kurulmuştu.

O Demokrat Parti, dönemin Başbakanı Recep Peker’e yaranmak isteyen Cevdet Kerim gibilerin hile karıştırdığı “İstanbul seçim sonuçları” nedeniyle demokrasi tarihimize “kara leke” olarak geçen 21 Temmuz 1946 seçimlerini kazandığına ilişkin “Yeter Söz Milletindir” sloganı eşliğinde güçlü bir propaganda yürütmüştü.

1946’NIN KARA LEKESİ!

Öyle bir propaganda yürütülmüştü ki yılların siyasetçisi İsmet İnönü bile, yıllar sonra, 1946 seçimleri için “bütün ülke lekelendi” demişti.

14 Mayıs 1950 seçimleriyse demokrasi tarihine geçecek bir sonuçla noktalanmış; Demokrat Parti, yüzde 53 oy oranı ile kazanmıştı.

Pek çok hatasından bahsedilebilir ama asıl önemli olan, İsmet İnönü’nün, seçim sonuçlarını kabul ettirebilmek için devlet içine çöreklenmiş bürokratik oligarşiye karşı verdiği savaştı.

Tarihçi Cemil Koçak’ın İnönü’den aktardığı şu sözler ders niteliğindedir:
“Bir talihsizliktir. Demokratik rejime girmek kararını verdiğimiz zaman bazı zekâlar, ehemmiyetli ölçüde bu seçim mekanizmasına ne ölçüde hile karışabilir, bunu keşfetmeye gayret sarf etmişlerdir. Biz geçen 1946 seçimlerinde İstanbul’daki marifet yüzünden zedelendik. [İstanbul’da] açıkça marifet yapıyorlarmış. Bütün ülke lekelendi. Sanki her yerde seçimler öyle geçmiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Ama Recep Peker vardı. Cevdet Kerim [İncedayı] da, her ne pahasına olursa olsun onu kurtarmayı doğru bir marifet sayarak, kendinden geçecek ölçüde olan Peker’e bağlılığını tüm ülkeye ödetti.”

DEMOKRASİ İSTİYORUZ, HER ZAMAN VE DAİMA!

Demokrat Parti, o seçimi kazanmıştı ama o seçimin sonrasında ülkeyi felakete sürüklemekte hiçbir beis görmemişti.

DP’nin, 1946’da bürokratik oligarşinin gadrine uğrayarak, “Yeter söz milletindir” sloganı ile girdiği 1950 seçiminden sonra muhalefete her türlü baskıyı uyguladığını; 1957 seçimlerinde ise CHP’nin radyoyu kullanmasına dahi izin vermediğini biliyoruz.

Şimdilerde başlangıçta anımsattığım “sen bana ördek dedin” misali muhalefete yönelik her türlü baskı ve sindirmenin yaşandığını görüyoruz.

Her iktidar, “dikensiz gül bahçesi” ister ama gerçeklere dikkat çeken muhalefetin algısını olumsuzlamak için her yönteme başvurmak kabul edilemez.

“Söz milletin” ise eğer; tekrar etmekte fayda var:

Çok partili hayatın önünü açan 14 Mayıs sonrasında vukubulan çok partili hayatımız boyunca pek çok iktidar, demokrasi kültürünü iğdiş etmek istemiş olabilir ama ısrarla ve inatla demokrasi istemek ve sonuna kadar demokrasiyi savunmak en doğal hakkımızdır.

Related Articles

d1391c5b14123.gif