SAVAŞMAK, SEVİŞMEK…

20201117_osman_kara_4d3ac.jpg

Osman Kara

Emekli SMMM/Eğitimci

 

                    Dünyayı çok iyi anlıyorum, doğayı da, duyguları da. Bedeni çok iyi anlıyorum. Hatta beden resmen bir dile sahip ve konuşuyor; duymasını bilene tabii.

                    Bence ben bedenimi çok iyi anlıyorum. Sağ kolumda uzun zamandır bir ağrı var, ne zaman gözümü kapasam, sanki bana, aç beni ve yıka şakır şukur buz gibi suyla diyor.

                    Yapabiliyor muyum?

                    Hayır.

                    Ama (bakın sakın gülmeyin şimdi), gece yatınca hayalimin içini açtığımda buzz gibi dağ sularıyla yıkadığımı düşünüyorum. Karlardan süzülerek akan şelalelerde. Yaptıkça ağrım azalır oldu (bakın gülmeyin dedim). Bir süredir böyle duygusal deneyler yapıyorum kendi kendime.

                    Örneğin, geçenlerde “Elma”  dedim çocuklara. Sonra “Ben size elma deyince aklınıza ilk gelen elma nasıldı” diye sordum.  Biri “kırmızı”, biri “yeşil” dedi. Ağzından çıkan şeyin şak diye bir görüntüsü var beyninde. Kalbinden geçenin de, diline vuranın da şak diye gerçek olması olasılıklı o zaman değil mi?

                   Ee o zaman sen kendine sürekli “Yapamazsın” dersen, yapamazsın yani. Bir de “Yaparsın, haydi bir cesaret “ desene. De bakalım hele ve o zaman oturuşun bile değişmezse artık bana ne dersen de.

                   Size hiç olmaz mı, “Vallahi tam seni andım, aradın beni” gibi… Bana inanılmaz çok olan bir şey bu. O yüzden dedim işte bedeni, doğayı, duyguları, kalbi, içgüdüleri çok iyi anlıyorum, onlara çok güveniyorum diye.

                  Zorlandığım şeyler kafalar ve algılar. Daha doğrusu duygulardan yoksun dolaşan kafalarda zorlanıyorum. Veya kalpten kopmuş bir kafadan ibaret olanlarla sıkıntım oluyor. Mantık da mantık deyip kalbi paramparça nasıl yaşar insan?

                 Beden, ruh ve kafa bir bütün. Hepsinin süper güçleri var. Bu kesin bilgi. Tek tek veya ikisi bir yerde, biri dışarıda filan olunca bir şeyler tam olmuyor. Veya… Oluyor da rahatsızlık, huzursuzluk yapan bir şey oluyor.

                  Nitekim… Bir sessizlik içinde kalıp kendini olan bitenden soyutladığında, ya da kanatlarını açıp, çırparak taaa yükseklere çıkarak, aşağıda olan bitenlere baktığında her şey minnacık kalıyor. O çok önemli sandığın şeyler önemini yitiriyor. Basit dediğin, önemsiz sandığın o şeyler de birden çok önemli olabiliyor. Örneğin, açsan balık; Yalnızsan, beraber olmak istediklerin; eksikliğini hissettiğin aşksa, aşk! Yani kafa değil, duygular ve doğal gereksinimler öne çıkıyor.

                    Süper bir durum! Nitekim bir süredir çok yükseklerden bakıyorum bende. Yüksekte ve uzakta. Ve ne görüyorum biliyor musunuz? Hepimiz uluorta savaşıyoruz. Kavga etmek süper kolay. Bozulmak, surat asmak, küsmek hep çok şahane. Kötülük gırla. Kötü haberleri bas bas bağıra çağıra veriyoruz. Beynimizde en büyük alanları onlara ayırıyoruz. İyilikleri hep saklıyoruz; Ezik ezik paylaşıyoruz. Beynimizdeki alanını küçültüyoruz; çünkü göze gelmekten korkuyoruz. Umut veren, arı gibi çalışan, nefis şeyleri başaranları dillendirmiyoruz.

                   Ne zaman vallahi şu çok iyi bir şey yapmış diyeceğim, “amaaan sen onu bırak bak şu bilmem kimi nasıl dolandırmış”  konusu açılıyor, ya da falancanın malı giriyor araya sıkıysa kapat.

                    Gizli gizli sevişiyoruz. Gizli gizli aşık oluyoruz. Keyifler zevkler suçmuş gibi, hep arka odada. Gizli gizli mutluyuz. Ya da gizli gizli mutsuzuz. Ya ekranlara oynuyoruz ya tribünlere. Gerçek duygularımızı saklıyoruz. Sonra birilerinin gerçek olmasını övüyoruz. Sahi gerçek olmak ne zamandan beri övülesi bir durum olmak zorunda kadı?

                   Sevgileri, aşkları, mutlulukları avaz avaz kahkahalarla yaşasak ya uluorta… Tersine çevirsek be fesat ve tezat durumu. Sevişmekten utanacağımıza, savaşmaktan utansak ya…

                   Haydi dostlar, arkadaşlar sevgimizi dillendirelim “ULUORTA”.

Related Articles

d1391c5b14123.gif