Şair ve söz yazarı İlkan San'ı saygı ve rahmetle anarken…

20201022_unal_turkoz_7f3ec.jpg

 

         Yaptığım bestelerde…Güftelerini kullandığım şairlerin en başında, ilk onun adı gelir: Sevgili “İlkan San”

         Onun hemen ardından gelen isim ise, kadim dostum rahmetli sevgili Yükselecek Demirel’dir…

         Değerli şair ve söz yazarı “İlkan San”ın aramızdan ayrılışının on ikinci yılı…Bundan tam on iki yıl önce 22 Ekim 2008 de yitirdik sevgili İlkan San’ı…

         Türk Sanat müziği ile ilgilenip de “İlkan San”ı herhalde tanımayan yoktur diye düşünüyorum…Tabii, genç kuşaklarımız dışında!

         Son (30) yıla, şöyle, dönüp bir baktığımızda…Dillerden düşmeyen ve birbirinden güzel, pek çok Türk Sanat Müziği eserinin, yani, şarkılarımızın çoğunun sözlerinin altında, hep onun imzasını görürüz…Hangi birini saysam ki?

         “Bu güzel insan” da artık bu fani dünyada değil…Geride bıraktığı, o birbirinden güzel şarkılarıyla, “Türk Müziği Severler”in gönlünde, o hep yaşayacak, adı hiçbir zaman unutulmayacak…Buna, yürekten inanıyorum...

        Ancak…Unutmadan hemen, aklımda olanı da burada söylemeden geçmek gelmiyor içimden: Acaba diyorum, bizler, “İlkan San” yaşıyorken, onun değerini gerçekten bilebildik mi? İşte, durup önce, bir kere dahi olsun vicdanlarımıza sormamız gereken asıl soru bu…Başka soru da yok ki zaten…Bu soruya karşılık onun, Muğla’da ki bir dostu olarak, ben bir şey söylemek istiyorum…Hem de bütün Türkiye’ye dönüp:

        “Hayır…Biz onun kıymetini yeterince bilmedik, bilemedik

        Onu, doğrusu, çok yakından tanıyamadım…Yani, sevgili “İlkan San” ile, bir kere bile olsun, yüz yüze gelemedik hiç…Keşke, bunu yapabilseydim… Ancak, yıllarca, birbirimizle yazıştık…Zaman zaman da telefon görüşmelerimiz oldu…Gerek yazışmalarımız gerekse yaptığımız telefon görüşmeleri, hep müzik üzerineydi…

        Onun, beni çok etkileyen bir kişiliğe sahip olması nedeniyle…Bu, gerçekten değerli insanı…Onu, yeterince ve hiç tanımayan insanlarımıza, özellikle de “Gençlerimize”, belki örnek olur düşüncesiyle…Birazcık olsun ondan söz ederek tanıtmayı, bir “görev” sayıyorum…Keşke onu, yaşıyorken daha yakından tanıyabilseydim de öyle tanıtabilseydim…

       Onunla, 1996 yılında tanıştık…Muğla’ya döndüğüm ilk haftalardı…Temmuz ayıydı…Bir gün, oturduğum apartmanın posta kutusunda, “Gön: İlkan San” yazan bir mektup dikkatimi çekmişti…Mektup bana geliyordu…Hem çok şaşırmış hem de heyecanlanmıştım…Çünkü sevgili “İlkan San” la, daha önce ne tanışmış, ne de onunla, bir yerlerde görüşmüştüm…Onu sadece, çok sevilen şarkılarından tanıyordum…

       Zarfı, hemen oracıkta açtığımda, hepimizin,  kareli kağıt diye bildiği, bir dosya kağıdının, yarısı büyüklüğünde ve düzgün bir şekilde ikiye katlanmış bir kağıt çıkmıştı zarfın içinden… Onu elime ilk aldığımda, ön yüzüne; çevresi, makasla yine düzgünce kesilmiş bir kartpostalın, bu yarı sahifenin tam arka yüzüne de; önce daktiloda yazılmış…Daha sonra, bunun fotokopisi çekilmiş, İlkan San’ın kısa biyografisinin yazılı olduğu, bir  başka yaprağın  özenle, yapıştırılmış olduklarını görmüştüm…Bütün bunları, dün gibi hatırlıyorum…Sevgili Hocam ( ben ona, hep böyle hitap ederdim) bunları, öylesine güzel hazırlamıştı ki…Bana, daha sonraki yıllarda yazıp gönderdiği bütün mektuplarında, bir gün

dahi olsun, bu özenli davranışından, hiç vazgeçmemişti…Böylesine, “Mektup yazma inceliği ve nezaketini, mektuba, bu denli önem ve özen gösterildiğini…” Ben daha önce, hiçbir yerde ne görmüş ne de duymuştum…Sevgili “İlkan San” ın ne denli değerli ve karşısındaki insana da, -o tanımadığı biri dahi olsa– o denli değer veren, mükemmel bir insan olduğunu, işte ilk o zaman anlamıştım…

         Aynı zarfın içinden çıkan, kuşkusuz başka şeyler de vardı… Hocamın, belki, kendi elleriyle daktilosunda yazarak, bana ilk gönderdiği bazı şiirleri, yani, güfteleriydi bunlar…Çünkü, yukarıda sözünü ettiğim o kareli kâğıdın boş olan, yani, kartpostal ve biyografisinin yapıştırıldığı o yarı sahifenin karşısındaki sahifede, o, bunlardan da söz ediyordu:

      “Sevgili Ünal Türköz, size bazı şiirlerimi gönderiyorum…İçlerinden, belki besteleyebilecekleriniz çıkabilir…” diyordu… (Eğer bir gün…Bestelerimi tanıtan bir sergi açarsam…Bunların arasında Sevgili Hocam “İlkan San” ın bendeki bütün mektuplarını da, gururla, bu sergide sergilemeyi düşünüyorum)

       Türk Müziğinin en güzel şarkılarının sözlerini yazan bu güzel insan…Acaba, o sözleri bugün aramızda olan ya da olmayan, bestecilerimize vermeseydi…O güzel şarkılar olacak mıydı? Hiçbiri olmayacaktı…Peki, biz, Türk Müziği Severler…O şarkıları dinleyebilecek miydik? Hiçbir zaman…

       Bu çok güzel şarkılarda…En az bestecileri kadar, kendisinin de payı bulunan, sevgili “İlkan San”ın, son yıllarında, ne denli maddi sorunlarla boğuştuğunu biliyor musunuz sevgili okurlar? Bilmiyorsunuz…Ama ben, biliyorum…Türkiye de sanatçı olmanın kaderi, işte bu olmamalıydı…Asla bu olmamalıydı…

       Az önce, bizler onun değerini, kıymetini hiç mi hiç bilemedik derken, ben, işte bu acı gerçeği anlatmak istiyordum…Peki bu anlayış, hep böyle mi, sürüp gidecek acaba? Kim bilir? Sözün tam burasında size, hiç unutamadığım, bir anımı anlatmak istiyorum…

       Çok yıllar önceydi…İş yerimden yani fabrikadan eve, henüz dönmüştüm…Bir akşam üzeriydi…O günlerde, telif haklarının da sıklıkla konuşulduğu… Yasalaşmak üzere olduğu mu, ya da, yasalaştığı sıralar mıydı, şimdi tam hatırlayamayacağım…Televizyonu açmış, oturup onu izlemeye başlamıştım…Programın sunucusu olduğunu anladığım genç bir hanım, yaşlı biriyle söyleşi yapıyordu ekranda…Birden, dikkat kesildim…Çünkü ekrandaki o yaşlı kişiyi hemen tanımıştım: O, “Yesari Asım Arsoy” du…Türk Musikisinin, o yıllarda henüz hayatta olan, en büyük bestekarlarından…Sayısız ve birbirinden güzel şarkıların yaratıcısı olan o büyük insan…Anladım ki, sunucu hanım “Yesari Asım Arsoy” la bir söyleşi programı nedeniyle oradaydı… “Yesari Asım Arsoy” büyüğümüz, hasta ve oldukça yorgun görünüyordu…Dönüp ona, son bir soru daha sordu genç sunucu…Soru, aynen şöyleydi:

    “Telif Hakları Yasası” ile ilgili, duygu ve düşüncelerinizi de alabilir miyim efendim…?”

        O ana değin, bütün sorulara, güçlükle de olsa yanıtlar veren büyük bestekâr, bu soruya da kuşkusuz bir yanıt vermişti ancak, o yanıt, öncekilerden hem çok farklı ve hem de çok anlamlıydı: İçinde, tek bir sözcük dahi bulunmayan, dudakların hiç açılmadığı ve sadece, “Bestekârın, her iki göz pınarlarından boşalan o gözyaşlarıyla…” verdiği düşündürücü bir yanıttı bu…

        Yesari Asım Arsoy, aramızdan ayrılalı, uzun yıllar oldu…Tıpkı, onun gibi, yokluk veya yoksulluk çekerek, aramızdan ayrılan, hiç kuşkusuz başka bestekarlarımız…Başka yazar ve şairlerimiz, başka ressamlarımız…Kısacası, nice başka sanatçılarımız da oldu muhakkak...Şimdi de sevgili “İlkan San” hocamız…

       Türkiye de sanatçı olmanın kaderi bu olmamalı diyorum…Çünkü bu bize; hiç, ama hiç yakışmıyor...

       Değerli insan, şair ve söz yazarı “İlkan San”a, ölüm yıldönümünde bir kez daha Tanrıdan Rahmet diliyor, kendisini saygı ve sevgi ile anıyorum. Ruhu şad olsun…

                                                                                              Esenlik dileklerimle Hoşça kalın

Related Articles

Münir Mazhar Kamsoy

d1391c5b14123.gif