Değerli insan, Vefik Ataç’ı özlemle anarken

20200915_unal_turkoz_bfeee.jpg

         1995 yılıydı… Mevsim sonbahar, sanırım, Eylül ayının da ilk haftalarıydı… TRT İzmir Radyosunun değerli ut sanatçısı (Şimdi TRT’ den emekli) sevgili Necmettin Gülfidan’a yazıp gönderdiğim ve zarfın üzerine de sadece, “İzmir Radyosu ut sanatçısı” diye yazdığım o mektubumu postaya vereli, ya bir hafta olmuş ya da olmamıştı… Yanıtını alıp alamayacağımdan, doğrusu pek de emin değilim… Fakat, merakla bekliyorum… Çalıştığım kurumdaki ofisimde, bir personelimle bulunuyor ve iş konuşuyoruz… Bir öğle sonrasıydı… Telefonum çaldı… Santraldan arıyorlardı… Görevlinin, o cümlesini hiç unutamam:

       ”Ünal Bey, sizi İzmir arıyor… Bağlıyorum efendim diyor, ben de,  “Bağlayın” diyorum… Karşımdaki sesi, daha “Alo” der demez hemen tanıyorum:

       “Ünal beyle mi görüşüyorum efendim” diyor, Necmettin Gülfidan:
       “Benim” diyorum kendisine, heyecanlanarak… O, hemen ekliyor:

       “Ünal Bey. Mektubunuzu aldım… Şu anda yanımda, Vefik Ataç Bey de var… Onu birlikte okuduk… Sizi, radyoya bekliyoruz efendim.” diyor, son derece nazik bir ifadeyle ve devam ediyor ardından:

      “İzmir’e, ne zaman gelebilirsiniz?” diyor ve ben de izin alır almaz, İzmir’e gelebileceğimi ifade ediyorum kendisine… Ama hem bu sırada olsun hem de sonraki günlerde, İzmir’e gidinceye değin duyduğum, o sevinç ve heyecan, öylesine büyüktü ki, onları burada anlatmak istesem, herhalde satırlara sığmaz diyebilirim…

          Sevgili Necmettin Gülfidan’a yazdığım mektubun konusu şuydu:

          Benim, Vefik Ataç beyle tanışmamda, bana yardımcı olması… Peki… Necmettin Gülfidanla, daha önce tanışıyor muyduk? Hayır, onunla da tanışmıyorduk… Fakat, herhalde, onu, TV ekranlarından sürekli izlediğim ve “ud”unu da severek dinlediğim için, onu kendime daha yakın hissetmiş olmalıydım ki, mektubu, doğrudan ona yazmayı uygun gördüm nedense… Sıkıntım ise şuydu:

         Yıllardır tanbur çalıyordum… İstanbul’da, üniversitenin son yılında, İstanbul Radyosu’nda uzun yıllar tanbur çalmış olan, değerli hocam Talât Beyden, “Türk Musikîsi Nazariyat Dersleri” almış, fakat, “Tanbur” dersleri alamamıştım… Dediğim gibi, üniversitede son yılımdı… Ayrıca, tanbur dersleri alacak, zamanım da yoktu… Tanbur ise, zor bir sazdı… Zaman zaman içimde, bir mutsuzluk duygusu duyuyordum… Onu hem çalarken, hem de çaldıktan sonra oluyordu bu… Bazen de tersi oluyordu… Yani sonuçta,  tanbur icrasında karışık duygular içindeydim… Buna, bir türlü tatminsizlik desek, her halde daha doğru olur… İyi çalmaya, olağan üstü çaba gösteriyordum… Fakat;

        “Ben, tanburu ne kadar çalabiliyorum ki?”sorusu, yıllardır kendi kendime sürekli sorup durduğum bir soruydu… Bu sorunun yanıtını, artık almam gerekiyordu… Yakın çevremde, bu çalgıyla ilgili hiç kimse de olmadığı için, en doğru yolun,  İzmir Radyosu ve TV’ nunda, zaman zaman kendisini dinlediğim, Vefik Ataçla diyalog kurmamın, ne yapıp edip, onunla tanışmamın daha yerinde olacağına kendime inandırmıştım… Sevgili Necmettin Gülfidan’a yazdığım o mektubun satırları arasında,  işte hep bunlar yazılıydı…

        O zamanlar, İzmir Radyosu, Fuarda yani, Kültür Parkın içindeydi… Tam kararlaştırdığımız gün ve saatte, sevgili Necmettin Gülfidan ve sevgili insan, nur içinde yatsın, Vefik Ataç ‘la Radyo da buluştuk, beni orada bekliyorlardı… Her iki değerli insanın, sanki kırk yıllık dostlarıymışım gibi, beni, İzmir’de karşılamış olmalarını, o gün bugün hiç unutamam…

        Kısa süren bir ayaküstü sohbetinin ardından, bir salona geçtik… Beni, o ara, henüz oraya gelmiş bulunan, değerli Udi ve Bestekâr Sayın Yılmaz Yüksel Beyle de tanıştırdılar… Şu anda, isimlerini sayamayacağım, daha birçok saz sanatçısı ile de ilk orada tanıştım…

        Oturduğumuz masada, tam karşımda Necmettin Gülfidan, yanında da merhum Vefik Ataç var… Masada başkaları da bulunuyordu… Birlikte konuşuyoruz… Bir ara, Vefik Beyin, masadan aniden kalktığını gördüm… Masadan kalkmış ve ayrılmıştı… Aradan daha, bir kaç dakika bile geçmemişti ki, birden, sol omzuma bir el dokunmuş ve sonra da, bir “Tut!” sesiyle irkilmiştim…Seslenen, Vefik Ataç’tı,.. “Tut” dediği ise, herhalde, yakınlardaki dolabından getirdiği tanburuydu… Çok şaşırmıştım… Yine yerine oturdu ve ceketinin cebinden, bu kez, cüzdana benzer bir kutu çıkardı… Kapağını açtı ve içinden bir “mızrap” çıkarıp, onu bana doğru uzattı… Bu bir, tanbur mızrabıydı… Kısa bir sessizlik oldu bir anda… Herkes bekliyordu… Biri, bir şey yapmalıydı… O şeyi yapacak olan da, bendim… Tanburu kucağıma aldım, o an içimden, “Hicaz” bir taksim yapmak geldi ve onu yaptım… Taksimi tamamladıktan hemen sonra, hiç kuşkusuz, dönüp yüzüne baktığım ilk insan, elbette ki, sevgili “Vefik Ataç” tı… Onun, hemen oracıkta, söylediği şu sözlerini, bu güne değin, hiç unutmadım, ömrüm boyunca da unutmama imkân yok:

        ”Benim sana öğretebileceğim bir şey yok… Sen, bu işi zaten biliyormuşsun Ünal” deyişini insan nasıl unutabilir ki?

        Sevgili Vefik Ataçla, sonraki zamanlarda birçok kez, yine birlikte olduk İzmir’de… Çok sevdiğim ve değerli insan, ünlü kanun yapımcısı rahmetli Sevgili Ejder Güleç’le de onun sayesinde tanıştım ve dost oldum… Birlikte, Ejder Güleç’in o zamanlar, “İkiçeşmelik” teki atölyesinde, Müziğimizi ve tanburu konuştuğumuz çok tatlı anılarımız olmuştu…

 Ne derler?

Bakî kalan, bu kubbede, bir hoş sedâ imiş…”

 Her iki değerli insanı saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum…

Esenlik dileklerimle. Hoşça kalın.

Related Articles

d1391c5b14123.gif