İYİLİĞİ SEÇEBİLMEK FARKINDALIKTIR…

           Özgürlük ad olarak ve felsefi terim olarak iki anlamlıdır. Sözlük anlamı veya ad olarak; “Herhangi bir koşulla sınırlanmama, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumu” dur. Felsefi terim olarak ise; “İnsanın, her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi istencine, kendi düşüncesine göre karar vermesi durumu” dur. Felsefi terim olarak da “özgürlüğü” iki değişik anlamda buluruz karşımızda.

           İki değişik anlamda değerlendirebileceğimiz felsefi tanımlı özgürlük kavramından birincisinde: Özgürlük, olgun, bütünüyle gelişmiş, üretici bir insanın tutumunun, yaklaşımının ve kişilik yapısının bir parçasıdır; bu anlamda “özgür” insandan seven, üretici, bağımsız bir insan olarak söz edilebilir. Aslında bu anlamda özgür bir insan gerçekten seven,  üretici ve bağımsız bir kişidir; bu manada özgürlük, iki olası eylem arasında özel bir seçmeyi değil, o insanın kişilik yapısını gösterir; bu anlamda “kötülüğü seçmekte özgür olmayan” insan bütünüyle özgür olan insandır. Özgürlüğün ikinci felsefi manası: Birbirine zıt iki seçenek arasında seçme yapma yetisidir; ne var ki bu seçenekler yaşamda her zaman akılsal çıkarlara karşı akıldışı çıkarları, yaşamın gelişmesine karşı durgunluk ya da sonlanma (ölüm) arasında bir seçmeyi gösterir; bu ikinci anlamda en iyi ve en kötü insan seçmekte özgür değildir. Burada seçme özgürlüğüyse, ancak birbiriyle çatışan eğilimler taşıyan ortalama kişi için söz konusudur.

           Felsefi terim olarak özgürlüğü ikinci anlamında düşünürsek şu sorun çıkar ortaya: Birbiriyle çatışan bu eğilimler arasından seçme özgürlüğü hangi etkenlere dayanacaktır?

           Çok açıktır ki en önemli etken, birbiriyle çatışan eğilimlerin ne ölçüde ağır bastığı, özellikle de bu eğilimlerin bilinçaltı yanıdır. Akıldışı eğilim ağır bastığı zaman seçme özgürlüğünü destekleyen şeyin ne olduğunu sorarsak, yanıt kötüye karşı iyi olanı seçmede belirleyici etkenin farkında olma olduğudur.

          İyilik ve kötülüğün ne olduğunun farkında olmak; pek çok ahlaksal sistemde iyilik ve kötülük diye adlandırılan şeyleri soyut bilgiler olarak bilmekten ayrı bir şeydir. Geleneğe dayanarak sevginin, bağımsızlığın ve gözüpekliğin, iyinin, nefretin, boyun eğmenin ve korkaklığın kötü olduğunu bilmenin hiçbir manası yoktur. Farkında olmak demek o kişinin öğrendiklerini yaşayarak, kendisiyle deneylere girişerek, başkalarını gözleyerek sonunda da sorumsuz bir “fikir” edinmek yerine, bir inanç kazanarak kendi kendine edindiği bilgilere dönüştürmesi demektir. Ne var ki genel ilkeler üzerinde bir karara varmak da yetmez. Bu, farkında olmanın ötesinde, insanın kendi içindeki güçler dengesinin ve bilinçaltı dürtüleri akla uydurmalarının farkında olması gerekir.

         Özgürlük “sahip olduğumuz” ya da “olmadığımız” sürekli bir özellik değildir. Aslında bir sözcüğün, soyut bir kavramın dışında “özgürlük” diye bir şey de yoktur. Yalnızca bir tek gerçeklik vardır: Seçmeler yapma süreci içinde kendimizi özgürleştirme eylemi. Bu süreç içinde seçmeler yapabilme yetimizin derecesi her eylemimizle, yaşam deneyimimizle değişir. Yaşamımda kendime güvenimi, bütünlüğümü, gözüpekliğimi, inancımı pekiştiren her adım, aynı zamanda istenen seçenekleri seçme yetimi de arttırır; sonunda benim için istenmeyen eylemi seçmek, isteneni seçmekten daha zor duruma gelir. Öte yandan her boyun eğme, her korkaklık hareketi beni zayıflatır, daha büyük boyun eğme eylemlerine yol açar, sonunda özgürlüğümü bütünüyle yitiririm. Artık hiçbir yanlış hareket yapamayacağım aşırı durumla, doğru bir harekette bulunmayı seçme özgürlüğümü yitirdiğim öbür aşırı durum arasında seçme özgürlüğünün sayısız derecelenmeleri vardır. Yaşamın uygulanmasında seçme özgürlüğünün derecesi her an değişir. İyiyi seçme özgürlüğümün derecesi büyükse iyiyi seçmek büyük bir çaba gerektirmez. Küçükse çok büyük bir çabayı, başkalarının yardımını ve elverişli koşulları gerektirir.

           Bir örnek düşünelim: Sekiz yaşında beyaz derili çocuğun bir arkadaşı vardır; karaderili hizmetçinin oğlu. Beyaz çocuğun annesi oğlunun küçük Zenci’yle oynamasını istemez; ona arkadaşıyla görüşmemesini söyler. Çocuk direnir; annesi söylediğini yaparsa onu lunaparka götüreceğine söz verir; çocuk boyun eğer. İstediğinden caymak ve rüşveti kabul etmek çocukta bir şeylere yol açmıştır. Utanır, kişilik bütünlüğü zedelenmiştir, kendine güvenini yitirmiştir. Ama henüz onarılmayacak bir durum yoktur. On yıl sonra bir kızı sever; şöyle bir tutuluverme değildir bu; ikisi de birbirlerine karşı derin, insanca bir bağlılık duymaktadırlar; ama kızın ailesi oğlanınkine göre daha aşağı sınıftandır. Oğlanın anne-babası nişanlanmalarını istemez; oğlanı kandırmaya çalışırlar; oğlan ayak direyince resmi nişanı dönüşüne erteleme koşuluyla, altı aylığına onu Avrupa’ya göndermeyi önerirler; delikanlı öneriyi kabul eder. Bilinçüstünde bu yolculuğun kendisine çok iyi geleceğine ve elbette dönüşünde sevgilisine karşı duygularında hiçbir değişiklik olmayacağına inanmaktadır. Ama öyle olmaz. Pek çok kızla tanışır, çok beğenilir, benlik duygusunu doyurur; sonunda sevgisi ve evlenme kararı zayıfladıkça zayıflar. Dönüşünden önce kıza sözlülük nişanını bozduğunu bildiren bir mektup yazar.

           Delikanlının kararı ne zaman verilmiştir? Onun sandığı gibi son mektubu yazdığı gün değil, anne-babasının Avrupa’ya önerisini kabul ettiği gün. Bilinçüstünde olmasa da bu rüşveti kabul etmekle kendisini sattığını sezmiştir ve karşılık olarak söz verdiği şeyi yerine getirmesi, kızdan ayrılması gerekmiştir. Ayrılmasının nedeni Avrupa’da yaptıkları değildir; sözünü tutmak için içinden geçtiği mekanizmadır. Burada da gene sözünden caymıştır; sonunda bu, kendinden nefret etmesine, iç sağlamlığını, kendine güvenini yitirmesine yol açmıştır. Bu delikanlının yaşamı daha da ayrıntılanabilir, sonraki yaşam süreçlerine dayalı; ancak ayrıntılarıyla izlemeye gerek varmıdır artık? İnsanların yaşamlarını çok ayrıntılı bir biçimde çözümlersek belki bir anda yüreklerinin ne ölçüde katılaşmış olduğunu, insan olma şanslarını son olarak ne zaman yitirdiklerini öğrenebiliriz. Bunun tersi de doğrudur; ilk başarı ondan sonrakini kolaylaştırır; sonunda doğruyu seçmek hiçbir çaba gerektirmez artık.

           Küçük ödünlerle başlayan yanlış seçimler insanın yüreğini karartır, katılaştırabilir, insanlıktan çıkarabilir, ama hiçbir zaman insan insanlık dışı olamaz. Her zaman insan yüreği olarak kalır. Hepimiz, insan olarak doğmakla belirlenmişizdir; bu yüzden de sonu gelmeyen seçmeler yapmak göreviyle yükümlüyüzdür. Amaçlarla birlikte araçları da seçmemiz gerekir. Kimsenin bizi kurtaracağına güvenmemeliyiz; ama yanlış seçmelerin kurtulmamızı engelleyeceğinin farkında olmalıyız.

            İyiliği seçebilmek için farkında olmamız gerekir; ama başka bir insanın acısına, bir başka insanın dostça bakışına, bir kuşun ötüşüne, otların yeşilliğine karşı duyarlılığımızı yitirmişsek, farkında olmanın da yararı olmaz. İnsan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık. O zaman yüreği öylesine katılaşacaktır ki “yaşam”ın kendisi sona erecektir. Tüm insan ırkı, ya da insanların en güçlüleri bu duruma gelirse, insanlığın yaşamı en büyük umutlarla dolu olduğu bir anda yok olup gidecektir…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.