ANIMSAMALAR SANATA ÇIKSIN…

              Anımsamak insana özgüdür. İnsanoğlu olarak anımsıyoruz. İnsan hiçbir şeyi unutmuyor, anımsıyor. Dağı kapamış sis bulutudur, unutmak denilen. Sis dağılır, dağ çıkar ortaya. Çok mu uzak geliyor dünümüz.

               Bazen bakışlarımız karınca sürüsünün peşi sıra kayar. İçimizde sıkışan duygular gözpınarlarımıza akar, bu sırada adım adım izlerini sürer karınca dediğimiz minik hayvancıklar.

               Günün birinde yaşlanırsak yaşlandığımızı nasıl anlarız diye sorarız kendimize. Bir yaşamaktan yorgun düşeceğimizi, bir de yaşadığımız olayların ağırlığından eskileri unutacağımızı sanırız. Yoruluruz belki ama geçmişimiz hep yanımızdadır. Suskunluğu kırabildiğimizde işin yarısının başarıldığına inanır işin uzmanları.

               Bir arkadaşımla anıların unutulmadığı üzerine söyleşirken önce itiraz etti. Sonra anılarına gömüldü. Başladı anlatmaya…

              << Yetimdim. Babamı hatırlamıyorum. Çok küçükken ölmüşmüş babam. Abilerim vardı. Ancak kendilerine yetemiyorlardı. Yaşlı anam ilkokulu bitirdiğimde iş öğreneyim, meslek sahibi olayım diye kasabada bir esnafa çırak vermişti. Kasabamız Anadolu’da bir taşra şehriydi. Aldığım haftalık yetmiyor, köyden de harçlık gelmiyordu. Çıraklıktan boşta kalan zamanlarda kahvehanelerde garsonluk, sinema salonlarında da süpürgecilik yapıyordum. Bu sırada epeyce bedava film izleme şansım oldu. Bir gün aklıma kurt düştü, başladı beynimi kemirmeye. Şansımı neden büyük bir şehirde denemiyorum diye. Çıraklık yaptığım yerlerde büyükler “boğulacaksan büyük yerde boğul” diyorlardı. Sanayinin filozof lakaplısı, her gün mutlaka bir gazete okuyanı; bir ara konuşmalarında Çetin Altan’dan “Ne kadar maharetli olursa olsun havuz balığı kendi ortamında yüzer. Mesele Okyanusta yüzebilmekte” alıntısını yaparak ustalarımızla söyleşiyordu. Süpürgeciliğini yaptığım sinemalarda izlediğim filmlerden de etkilenmiştim hani… Sorun, büyük şehire nasıl gidecektim. Beş kuruş birikimim olamıyordu. Ancak giderlerime yetebiliyordum.

              İnsan düşününce sorunlarına çözüm bulabiliyor. Bir gün sabah yatağımı toplarken beynimde şimşekler çaktı. Yattığım yer yatak ve yorganımı anacağızım, köy geleneği ve olanaklar dâhilinde, elde bulunan yapağıdan (koyunyünü) yapmıştı. Hemen söktüm yatağı, yorganı. Epeyce yapağı çıkmıştı. Kasabadaki yorgancıya sattım. Kimseye bir şey söylemeden doğru otogara. Bir taraftan da ürperiyordum. Bir taraftan beynimde binbir deli sorular, bora ve fırtına olmuş esiyordu. Essindi, aklıma koyduğum düşünceyi hayata geçirecektim. Gideceğim yer nasıldı? İnsanlar neler yapıyordu? Neyle geçiniyordu? Ama olsundu, işin sonucu nereye varacaksa varsındı, kararı vermiş ve uygulamayı başlatmıştım.

             Benim yatak yorgandan çıkan yapağı yol paramı karşılamış, biraz da artmıştı. Bir taraftan da korkuyordum. Yolda polis ya da jandarma çocuk halinde nereye gidiyorsun sorusunu sorar, geriye gönderirse diye… Yalanlarımı da hazırlamıştım. Ailem İstanbul’da, ben dedemlere ziyarete geldim ve dönüyorum diyecektim. Bir otoyol kimlik kontrolünde öyle de yaptım. Otobüste koltuk komşum ha bire okuyordu. Bir ara okumayı bırakıp aynı soruyu o da sordu, yanıtım aynıydı. Kitaptan yorulursa gazete, gazeteden yorulduğunda mizah dergileri dönüştürerek okuyordu. Çok imrenmiştim, büyüdüğümde ben de aynısını yapacaktım. Anladım, iyi bir adamdı. Ertesi günü kuşluk vakti İstanbul’daydık. Koltuk komşumu takip edecektim. Öyle de yaptım. Kapısında boy boy afişli bir binaya girdi yol komşum. Sonra tiyatro binası olduğunu ve oyuncusu da olacağım bu binaya kadar takip ettim. O içeriye girdi. Ben ise kapıya oturdum. Epeyce bir zaman sonra çıktı, görmesini istiyordum. Gördü de, yanıma geldi ve niye buradasın diye sordu. Sanırım halimden de şüphelenmişti. Doğruyu söyleyecektim. Söyledim. Gideceğim bir yerimin olmadığını anlayınca; beni takip et dedi ve tekrar içeri girdi. İçerde müdüriyet yazan odaya girdik. “Bu çocuk burada kalacak” dedi. “Oyunlarda ve ara hizmetlerde yardımcı olacak” diye de tembihledi. Oyun yazarıymış, uzun süre çok istediğim halde göremedim. Yıllar sonra karşılaştığımda, kendimi tanıttım. Gerek yok ben tanıyor ve takip ediyorum seni. Kararlılığını, çabanı ve yeteneğini görmüştüm dedi. Çok onurlandım, o an mutluluktan uçuyordum.

               Önce sözsüz basit roller verildi. Oyuncu da olmuştum. Rollerim zamanla zenginleşti. Ara hizmetleri uçarak yapıyor, yorulmuyordum. Yönetmenin ilk günler söylediği köyümüzün türküleri olmuştu, dolanıyordu kulaklarımda: “Her gösteride rolüne yeni bir şeyler katabilirsen, gelişirsin!”

                Gücümü emen, içimi titreten, ayaklarımı yerden kesen heyecanımı ancak bu yolla kırabilmiştim. Keşiflerimi rol arkadaşlarımın ve seyircilerin küçük gülüşlerle destekleyişleri cesaretimi çoğaltıyordu. Her akşam oyun bitiminde rollerime eklediğim yeni tonları kendimden yaşça büyük oyunculara soruyor, tepkilerini alıyordum.

               “ İki saniye erken girdin.”

                “Sözümü bitirmeden önümden geçtin,” demeleri bile bana yeterli geliyordu. Hemen o akşam bir sonraki gösteride neleri yapıp neleri yapmayacağımı düşünmeye başlıyor, geceyi uyur uyanık hayal denizinde ya da ayna karşısında poz kırarak geçiriyordum. En zoruma giden; canlandırdığım birkaç karakter için, sıkça kostüm değiştirmekti. Kahvehanede çay dağıtan çocuk, bakkalın çırağı, özetle sokak kedisiydim. Yaşamımın bundan sonrasını sokak kedisi olarak değil de bir evin çok sevilen kedisi olarak geçirmeyi isterdim doğrusu. Pencerenin önündeki şişman mindere otursam, camın önünden akıp giden satıcıları, oynaşan çocukları, karga sürülerini, bakkal çıraklarını seyretsem, evde kucaktan kucağa gezerek okşansam, yemek su derdi çekmesem… Başka ne dilerdim.

                 Son zamanlarda oyunun bitmesini hiç istemiyordum. Öbür oyuncular alkışlarla derin bir “oh!” çekerken ben, final anından nefret ediyordum.

                 Oyun bitişinde, oyuncuların on beş dakika içinde salonu terk edişlerini izlerken midem bulanıyor, sıcak basıyor, halsizleşiyordum. Rol arkadaşlarımın her biri bir çekim alanı içine giriyorlardı ansızın. Herkesin çekildiği odak, kendine özeldi. Bekleyenleri vardı. Yapılması gereken işleri, yetişilmesi gereken evleri, çocukları, sevgilileri… Kulis boşalınca küçük bir kedi yavrusuna dönüyor, sahnedeki deri divana, bir battaniyeye sarılarak boylu boyunca yatıyordum. Bazen de kostümlerden birini üzerime çekip uyku dehlizine sızmaya çalışıyordum… Geldik bu güne…>>

                 Arkadaşım başlangıçta belirsiz bir yolculuğa çıkmıştı. Nerede duracağı belirsiz, esrarlı bir yolculuğun ana ögesiydi. Benzersiz ve belirsiz hikâyeler yaşamak, dünyayı şaşırtıcı ve saygı değer kılacaktı gözünde. Öyle de olmuştu. İyi gözlemi, kararlılığı ve çalışkanlığı onu olumlu ve başarılı sonuca taşımıştı. Yaşamımızı saygıdeğer kılmanın yöntem ve girişimlerini anılarıyla ve paylaşarak yarına ışıklar sundu. Anısı kültür ve sanatla iç içe ve dop doluydu.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.

03

Kazım Koca - kalemine yüreğine sağlık çok güzel yorumlamışsın keşke hep böyle başarılar dolu hikayeler yazsak yazıların devamını bekliyorum değerli dostum

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 20 Ocak 16:47
02

Mehmet Dönmez“güllük M - Azmin elinden hiç bir şey kacmıyor

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 25 Aralık 20:34
01

Sultan Ak - Çok güzel bi anıymış sanki birazda kendimi buldum olayın icinde .çok gecde olsa sahnede olmak farklı bişey hep orda olmakmı desem isim lendiremedigim.anılar yaşanmışlıklarımız onlarla var olduk unutursak yaşamımızın anlamı olmaz bence

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 25 Aralık 14:16