ENTÜBE HAYATLAR

Bugün, yaşadığımız sömürü düzeni ve onun işbirlikçi siyasetçilerinden bahsetmek istiyorum.

Konuya anlaşılması açısından bir fıkra ile başlamak istedim.

Vakti zamanında kilisenin birinde Zangoç, çanların altında dikiliyormuş.

Zangoç, kilise çalışanı, çan çalan kimselere deniyor.

Papaz iki metre ilerisindeki Zangoç’a sormuş,

--Gizli gizli sen mi içiyorsun kutsal şarabı?

Zangoç’ta derin bir sessizlik.

İyice köpürmüş Papaz,

--Sana soruyorum ben adam, duymuyor musun?

--Hayır. Buradan hiçbir şey duyulmuyor efendim!

--Olacak şey mi! İki adım öteden beni duymuyorsun!

Zangoç bıyık altından gülmüş;

--İsterseniz yer değiştirelim, anlarsınız…

Yer değiştirmişler, bu kez Zangoç seslenmiş;

--Kilise için toplanan yardım paralarını kim götürüyor?

Papaz kendi kendine söylenmiş,

Hakikaten yahu! Buradan hiçbir şey duyulmuyormuş..

Papaz cevap vermiş,

– Zangoç’cum valla sen çok haklısın, gerçekten de iki metreden duyulmuyormuş.

Yukarıda ki hikaye kilisenin şarapları ile yardım paralarını götüren  Papaz ile Zangoç’un,

birbirlerinin yolsuzluklarını nasıl kurnazca kapattıklarının mizahi hikayesidir.

Fıkrada anlatılmak isteneni siyasete uyarlamak hiç de zor değil.

Fıkra bugünün iktidar ve muhalefet anlayışını gözler önüne seriyor.

Hangi taraf iktidara gelirse gelsin, bağıran tarafın sesini duymamazlıktan gelir.

Siyasetçiler kendilerine biçilen rolü, çizilen sınırlar içinde oynayan oyunculardır.

Bu oyunun adı DEMOKRASİCİLİK!

Ben bildim bileli senaryo hep aynı, sahne aynı, sadece oyuncular değişik.

Siyasetçiler de Papaz’la-Zangoç misali yedikleri haltlar sorulunca duymazlar.

Bir Afrika atasözü vardır, ‘Gölde sular yükseldiğinde balıklar karıncaları,

sular düştüğünde karıncalar balıkları yer’ işte siyasette böyle.

Belirleyici olan göldeki suyun seviyesidir.

Göldeki su, içinde yaşadığımız toplumsal yaşam biçimini ifade eder.

Bütün mesele üretim araçlarının kimin elinde olduğudur.

Her siyasi oluşumun duyulmasını istemediği açıklar ve zafiyetler mutlaka vardır.

Siyaset yapan düzgün insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

Üretim araçlarını eline geçirmiş, devlet aygıtını baskı ve sömürü aracı olarak kullanan,

egemen sınıf için aslolan mevcut sömürü düzeninin devamıdır.

İktidarda Ahmet olmuş, Mehmet olmuş onlar için hiç fark etmez.

Birbirlerini duyup duymamaları da onlar için sorun teşkil etmez.

Gemiciklerini yüzdürdükleri sürece, gerisi lafı güzaftır.

Bizi açlığa, kuru ekmeğe muhtaç eden, yozlaştıran,

ülkemizi emperyalist tekellerin çiftliğine döndüren, dağlarımızı, ovalarımızı,

yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi emperyalizme peşkeş çeken işte bu sömürü düzenidir!
Bu düzenin adı KAPİTALİZM.

Bizdeki ise emperyalizme bağımlı, çarpık gelişen kapitalizm.

Düşünün bu düzen siyasal İslam’la entegre olmuş vaziyette.

Yani kaderine razı olan bir kitle, her şeyi fıtrat olarak gören bir zihniyetle şeddeli sömürü hüküm sürüyor.

Bu düzene dinen emekçilerin cehennemi, patronların cenneti de denilebilir.

Hakkını arayan, haksızlığa baş kaldıran, adalet talebinde bulunanların linç edildiği,

boyunlarına ‘HAİN’lik yaftasının asıldığı bir sömürü düzeni.

Taşların bağlandığı, köpeklerin salıverildiği bir sistem.

Kapitalistler emekçilerin kanını emen, emek düşmanı asalaklardır.

Ezilen sınıfın önünde iki seçenek var.

Emekçiler olarak ya bu düzeni yıkıp kendi iktidarımızı kuracağız,

ya da onursuzca, açlık ve sefalet içinde debelenerek yaşamaya devam edeceğiz!

Bu ihvancı, gerici sömürü düzenini yerle bir etmek için o kadar çok nedenimiz var ki.

İzmir’de tramvayda çalışan kadın güvenlikçiler,

tuvalete bile gitmelerine izin verilmeyerek altlarına bez bağlayarak işe geliyorlar.

Bu ülkede çalışanların yarısı, iktidarın lütfettiği asgari ücrete talim ediyor.

Majesteler ne bahşederse o!

İş güvencesiz, sendikasız, sigortasız köleler haline getirildik.

Türkiye’de 5-17 yaş arasında 1 milyon 160 bin çocuk çalışan var.

Okula gitmesi, sokakta oynaması gereken çocuklarımızın bile emeğini sömürüp,

kanını içiyorlar.

Pandemi sürecinde virüse rağmen işçiler iç içe çalışmak zorunda bırakıldı.

İntiharlar, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, tacizler-tecavüzler-çocuk işçiler-çocuk gelinler,

savaşlar, sığınmacılar, mülteciler, nerede ne kötülük varsa hep bu düzenin eseridir.

Soma’da, Ermenek’te,Hendek’te, Çorlu’da işçileri ve halkımızı katleden de işte bu düzendir.

Geçenlerde 65 yaşından büyük bir teyzemiz İETT otobüsüne binmiş.

Şoförle yolcular üşüşmüş tepesine araçtan indirmeye çalışıyorlar.

Kraldan çok kralcı kesilip teyzeyi taciz ediyorlar.

Zorla indirmeye çalışıyorlar ama o inmiyor.

Teyze gözünü karartmış!‘3 tane merdiven sildim ben!’ diyor.

Çalışmazsam aç kalırım, versinler parayı biz de gitmeyiz evde otururuz’ diyor ama meramını anlayan kim?

Olmaz ineceksin!

Ne para veren var ne de arayıp soran?

Maske ve dezenfektan dağıtamayan ama İBAN numarası veren iktidara çıt yok.

Bozuk plak gibi ‘hayat eve sığar, evde kal!’ teraneleri.

Sen bu insanları destekleme, cebine para koyma ondan sonra yasak var niye çıkıyorsun de?

Çalışmak, karnını doyurmak zorunda olan yaşlı bir insanı sokağa çıktı diye suçlamanın,

kendisi bir insanlık suçudur.

65 yaşını geçmiş kadını niye günde 3 tane merdiven silmek zorunda bırakıyorsunuz?

Hem de böyle salgın hastalık zamanında.

Burada konuşulması gereken 65 yaş üstü kadının otobüse binme ısrarı değil,

65 yaş üstünün devlet desteği olmadığı için çalışma mecburiyeti.

Belki çoğunuz gördü bu haberi, şöyle bir baktı,

veya hiç ilginizi bile çekmedi ve geçti gitti hızlıca akan ülkenin gündeminden.

Bu teyzenin hesabını ilk seçimde ‘itibardan tasarruf olmaz!’ diyenlerden sorabilecek miyiz?

Hiç düşündünüz mü? İtibar, itibar diye har vurup harman savurdukları paralar,

bu insanların yaşamak için gerekli olan paradır..

Yaşam herkes için çok kıymetlidir.

Sadece yemek, içmek, uyuyup, uyanmak, nefes almaktan ibaret değildir.

Dünyaya bir kere geliyoruz ama hepimiz birer yaşayan ölü gibiyiz.

Faşizmin yapay solunum makinesine bağlı entübe olmuş hayatlarız.

Yaşam ise, adil,özgür, onurlu yaşanıyorsa kıymetlidir.

‘Devlet’e gelince, bu baskı ve sömürü aracı insanlığın ilk gününden beri var olmamıştır.

İnsanlar binlerce yıl devletsiz yaşayabildiler, ne zaman ki savaşlar başladı,

İnsanlar başka insanları köleleştirmeye başladı ve köle sahipleri köleleştirdikleri bu insanları zorla çalıştırmaya başladı,

yani kısaca sınıflar ortaya çıktı işte devlet de o zaman peydahlandı.

Devlet, bir sınıfın bir başka sınıfı kontrol altında tutma, ona hükmetme aracı olarak, bu ihtiyacın sonucunda ortaya çıktı.

Günümüzde de devletin amacı değişmedi.

Neyse daha fazla felsefe yapmadan, dünya şairimiz Nazım Hikmet’in dostu olan,

Muğlalı gazeteci, şair Nail Çakırhan’ın bir şiiriyle sonlandırayım yazımı.

Çakırhan, mimarlık eğitimi görmediği halde ‘Uluslararası Mimar ve Restoratör’ödülü alan ilk kişi unvanına sahiptir..

Kendisini rahmetle ve saygıyla anıyorum.

O topraklarda ayrı gayrı bilinmez.

O topraklarda hep el ele tutulmuştur,

O topraklarda dert unutulmuştur;

Burcu burcu ekmek kokan baharda,

Ağız dolusu gülünür o topraklarda.

Daha çok onlar yaşamalıydı,

Daha çok onlar haketmişlerdi bunu

Daha çok onlar bilirlerdi/ Yaşamanın ne olduğunu..

Hoş kalın, İnançla ve Dirençle kalın!

Kemal ÖZCAN-23/01/ 2021

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Kemal Özcan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.



Anket Milas'ta, 2021 yılında doğalgaz altyapısının tamamlanacağına inanıyor musunuz?