SU İÇENE YILAN BİLE DOKUNMAZ

Son günlerde kadın cinayetleri, kadına şiddet, taciz ve tecavüzler gündem oldu.

Siyaset yaratılan bu suni gündemin üzerinden nemalanmaya başladı.

Siz bizden daha tecavüzcüsünüz savaşları başladı.

Ne yazık ki, her siyasi parti kendi katiline, kendi tecavüzcüsüne sahip çıkma güdüsüyle,

ya başını kuma gömüyor ya da olayı örtbas etmeye çalışıyor.

Siyasi rakiplerini belden aşağı vurmanın dayanılmaz hazzını yaşıyorlar.

Kendi siyasetçisine ‘çalıyorlar ama çalışıyorlar’ demekten ne farkı var?

Taciz ve tecavüzde kadının beyanını esas alan ‘İstanbul Sözleşmesi’ şiarıyla,

siyaset yapanlarda da var bu sahiplenme, yedirmem güdüsü içerisinde.

CHP’li kadınlar, bir yandan ‘İstanbul Sözleşmesi uygulansın!’ diyerek,

feministlerle kol kola eylemler yaparken, diğer yandan kendi partilileri tarafından,

tacize uğrayan kadınların çığlıklarını duymazlıktan geliyor.

Tacizler, tecavüzler ve cinayetler vazgeçirme, uzlaştırma ve barıştırma,

gibi ahlaksız tekliflerle örtbas edilmek istendiği iddia ediliyor.

Çok tuhaf bir çelişki değil mi?

Geçen ay, Muğla CHP İl başkanlığında çalışan sekreter bir kadın,

sebilde su doldururken cinsel saldırıya uğradığını iddia etti, yani esas alınmak üzre ahvalini beyan etti.

Haberi duyunca yuhh artık! dedim.

Bu ne abazanlık?

Suyun başında cinsel saldırı mı olur?

Büyüklerimiz eskiden bize ‘su içene yılan bile dokunmaz’ derlerdi.

Yılandan da beter bir gözü dönmüşlük bu?.

Bu feodal kafa yapısıyla, kasaba politikasıyla ‘sol’ siyaset yapılmaz!

Devrimci gelenekte böyle şeylerin yeri yoktur!

Üniversiteli Genç Kadınlar tarafından yapılan basın açıklamasında,

Muğla CHP İl Başkanı Adem Zeybekoğlu ile İl Kadın Kolları Başkanı Aysun Korkut'un,

mağdur kadını tacizcisi ile barıştırmaya çalıştığı iddia ettiler.

Barıştırma iddialarını İl başkanı Adem Zeybekoğlu yalanladı.

‘Doğru kararı hukuk verecektir’ dedi.

Kadına avukat tutmuş, tacizcinin üyeliğini askıya almış ancak suç kesinleşirse gereği yapılacakmış!

Parti yönetiminin yanlışlarını eleştirse, kesin ihraç talebiyle hakkında disiplin işlemi yapılacak zat,

parti çalışanı bir kadına cinsel saldırıda bulununca askıda ekmek oluyor.

Konu yargıya intikal ettiği için daha fazla konuşamazlarmış.

Peki partinin kadın kolları ne iş yapar?

Süleyman Girgin, Pınar Gültekin’in babasının ‘davadan vazgeç’,

iddiasının basın açıklamasını yaparken tüm kadın kolları hazır kıta olarak arka fonda kenetlenirken,

bu tacizcinin üyeliğinin askıya asılmasına neden göz yumuluyor?

Söz konusu milletvekiline sahip çıkmak olunca, oldukça cömert davranan kadın kolları,

parti çalışanı bir kadın, partinin delegesi tarafından cinsel saldırıya uğrayınca neden üç maymunu oynuyor?

Ondan sonra kadının beyanını esas alan İstanbul Sözleşmesi uygulansın ayakları.

Geçiniz efendim geçiniz, o ayaklar koktu.

Muğla CHP kadın kollarını kınıyorum.

Askıya aldığınız zatı muhteremin üyeliğini geri iade ederken tören yapmazsanız hatırım kalır.

Ben kadın cinayetlerinin, taciz ve tecavüzlerin politik olduğunu düşünürüm.

Kadının beyanının esas alındığı ülkelerde siyasetin yarısını kadınlar yapıyor.

Tam olmasa bile kadınların eşit ve özgür yaşadığı ülkeler var.

Mesela İskandinav ülkeleri bu konuda baya baya öndeler.

Türkiye’deki gibi seçimlerde kapı kapı oy istemeye gönderilen,

iş sorumluluk vermeye gelince partideki yeri erkeklerden sonra geliyor kadınlarımız.

O ülkelerde meclisinden, bakanlar kuruluna, İl ve İlçe yönetimlerine, şirketlere kadar,

söz ve karar sahibi olan tüm kadroların yarısı kadınlarındır.

Erkekten şiddet gören bir kadının, baskı sonucu bu şikayetini geri çekmesi de Anayasaya göre mümkün değildir.

O ülkelerde para karşılığı seks yapan kadınlar değil, para verip kadınlarla ilişki kuran erkekler suçludur.

Kadının beyanının esas alınması demek, erkeğin kendini savunamayacağı anlamına da gelmiyor.

Kadın cinayetleri politiktir, ideolojiktir, bir cinsin diğer cins üzerindeki tahakkümüdür.

Cinayet sadece ‘katil ve maktul’ arasında geçen bir fiil olarak ele alınırsa,

politik yönü otomatikman perdelenmiş olur..

Kendini savunma güdüsüyle işlenmiş eylemler değildir bunlar.

‘Ya benimsin, ya da kara toprağınsın!’ diyen şizofrenik metabolizmaların dangalaklığı.

Kadınlara yapılan kötülükler, bir iktidar biçiminin topluma yansımalarıdır.

Özel mülkiyet, kıskançlık, aşağılanmış hissetme, yaptırımların azlığı, yasal açıklar,

toplumsal meşruiyet, dini meşruiyet gibi sonradan yaşamımıza dahil olmuş etkenler ön plandadır.

Genelde din, ekonomik sistem, söylem ve siyasi iktidarın payının olduğu cinayetler söz konusudur.

Bir olayın politik sayılabilmesi için, politik bir sürecin sonunda işlenmiş olması yeterlidir.

Sadece kadın cinayetleri değil, işin içinde devlet, sermaye,

din referanslı bir iktidarın kapsama alanında olan her şey, ama her şey politiktir.

Buna rant için ormanları yakmak da dahildir.

Burada devletin, dolayısı ile iktidarın bizzat kontrol ve müdahalesi önemlidir.

RTÜK' ün denetiminde olan ve baştan sona,

geleneksel ataerkil kültürün propagandasını yapan kanallara yaptırım var mı?

Kadını bir meta gibi pazarlama aracı olarak kullanan reklamlara yaptırım var mı?

Sistem şu, kadını kontrol edersen çocuklarını, onların geleceğini ve toplumu kontrol edersin!.

Bu ülkede karakola gidip ‘kocam beni öldürecek’ diye şikayet edip,

adliye kapısında kocası tarafından öldürülen kadınlar var.

Fiili olarak ömürleri boyunca işkence gören kadınlar var.

Önemli oranda kadın, toplumsal baskı, dışlanma,

tecrit ve kötü gözle bakılmaktan korktukları için,

kendilerine yapılan taciz ve tecavüzleri söyleyemiyor.

Söyleyebilme cesaretinde bulunan kadınlar artık canına tak etmiş olanlardır.

Bu ülke kadın cinayetlerinin ülkesi.

Genelde boşanmanın eşiğinde olan, uzaklaştırma cezası alan kocaları veya sevgilileri tarafından katlediliyor kadınlar.

Kadınlara karşı işlenen suçlarda indirim yapılıyor.

Kadınlar vakaların çoğunda hukuken de mağdur oluyor.

İyi hal indirimi, tahrik indirimi gibi indirimler derhal kaldırılmalıdır.

İşte bu yüzden katiller, tacizciler ve tecavüzcüler doğru dürüst ceza almadan sokaklara geri dönüyor.

Taciz beyanında bulunan kadının beyanı elbette dikkate alınmalı.

Bir suç toplumsal olarak bu kadar yaygınsa, öncelikle potansiyel mağdurların beyanını dikkate almak gerekir.

Gerçekten adalet arayan bir hukuksal yaklaşımın temeli budur.

Kadının beyanı esastır!.

Kadın eğer her şeyi göze alarak, iffet ve namusunu ortaya koyacak şekilde,

birini suçlayabiliyorsa,  bu yaptığı hayatın olağan akışına aykırı demektir.

Yani kadın için zordur böyle bir iddiada bulunmak.

Tek tük iftira ve yalan dolanlı iddialar da olmuyor değil.

Mesela Kabataş yalanı gibi.

Dünya liderimiz bu yalanla ilgili ne demişti bir hatırlayalım?

7 Haziran 2013 günkü grup toplantısında  ‘Çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler.’ dedi.

Türbanlı bacımız, Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu'nun gelini, Musiad üyesi iş adamı Ahmet Fedaioğlu'nun kızı.

Bu iddiaya göre bebeğiyle birlikte Kabataş iskelesinin önünden geçmekte olan Zehra Develioğlu,

belden yukarısı çıplak, ellerinde deri eldivenler, başlarında siyah bandanalar bulunan,

70-100 kişilik grubun kendisini 52 saniye boyunca dövdüğü iddiasıyla şikayetçi oldu.

‘Üç dört kişi üzerime idrarlarını yaptı. Bir kadın ‘Başörtüsüne işeyin’ diye bağırıyordu.

Ben şahıslardan emekleyerek kaçmaya çalıştım ama başaramadım...

Bana cinsel saldırıda bulunan, darp ve hakaret edenlerin arkasından baktığımda ellerinde bira şişeleri vardı.

Şişeleri tokuşturup içtiklerini ve kahkahalar atarak güldüklerini gördüm’ dedi.

O gün o bölgeden geçen insanlar makul şüpheli olarak gözaltına alınıp, sorgulandı.

Yandaş kalemler özellikle  İsmet Berkan, Balçiçek İlter, Abdülkadir Selvi, Sevilay Yükselir,

Nihal Bengisu Karaca ve Nagehan Alçı gibileri koro halinde Gezi direnişini saydırmışlardı.

Önce görüntüleri izlediklerini söyleyip sonra kandırıldık deyip özür dilemişlerdi.

Tayyip Erdoğan’ın ‘görüntüler önümüzdeki Cuma yayınlanacak’ demesinin üzerinden 7 yıl geçti.

Ne fanteziydi ama?

Kadının beyanını esas almanın böyle sakıncaları olsa da yok denecek kadar azdır.

Neyse konuyu dağıttım gene, CHP Muğla il başkanlığında çalışan emekçi bir kadın,

CHP delegesi tarafından cinsel saldırıya uğradığını beyan etti..

Olay günü parti binasında su almak için su sebilinin bulunduğu holde,

yere eğildiği sırada delegenin cinsel saldırısına maruz kalmış.

Kadın tepki gösterdiğinde yanlışlıkla olduğunu belirterek yaptığı tacizi kabul etmiş.

Kızıyla birlikte yalnız yaşayan parti çalışanı emekçi bir kadının beyanı esas değil mi?

Bu beyan iffet ve namus kavramının da içinde olduğu hayatın olağan akışına ters değil mi?

Suçun bireysel olduğu söylenir ama gereği yapıldığı sürece.

Gereği yapılmazsa parti suçu haline gelir.

Taciz, tecavüz başka partilerde olunca ‘kadının beyanı esastır’,

kendi partilerinde olduğunda, ‘Müddei iddiasını ispatla mükelleftir!’

Hoş kalın, İnançla ve Dirençle kalın!

Kemal ÖZCAN-27/01/ 2021

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Kemal Özcan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.



Anket Milas'ta, 2021 yılında doğalgaz altyapısının tamamlanacağına inanıyor musunuz?