LEBALEP BATIYORUZ

Türkiye’de istihdam edilen 28 milyon insan var.

Bunların 15 milyonu kayıtlı çalışan yani Sosyal Güvenlik ve gelir vergisi sistemine dahil.

Bu 15 milyon kayıtlı çalışanın da yarıdan fazlası asgari ücretli.

İşte bu yüzden asgari ücret açıklanırken tüm ülke nefesini tutuyor.

Asgari ücret Avrupa’da gündem bile olmuyorken bizde enflasyon nedeni haline geliyor.

Türkiye’nin en büyük toplu sözleşmesi diyebiliriz.

Neredeyse kayıtlı çalışan sayısı kadar da kayıt dışı çalışan var ve onların ne kadar ücret aldıklarını kimse bilmiyor.

Onların sigorta primi, vergi, işsizlik fonu gibi bir dertleri yok.

Bunun yanında bir de kayıtlı olup da yüksek ücretler alan ama asgari ücretten gösterilenler var.

Mesela asgari ücretli gösterilen doktorlar, avukatlar, futbolcular olduğu söyleniyor.

İşe girişte  ‘sigortaya, vergiye vereceğin parayı bana ver’ diye pazarlıklar yapılıyor.

Yani asgari ücretten sigorta ve vergi kesintisi yapılıp maaşının kalan kısmını elden alıyorlar.

Bu şekilde asgari ücret gösterilen kaç kişi var biliniyor mu?

Türkiye çalışma hayatı böylesine çürümüş durumda.

Korona virüs salgını döneminde hayatımıza kısa çalışma ödeneği girdi.

İşkur’un ilk yayınladığı yazıda şöyle tarif ediyor.

‘Genel ekonomik bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerinde haftalık çalışma sürelerinin tamamen,

veya kısmen durdurulması hallerinde işçilerin 3 ay geçmemek koşuluyla gelir desteği sunulması.’

3 ay dediler bugüne kadar uzattılar.

Kısa çalışma ödeneği adı altında işçileri karın tokluğuna mahkum ettiler.

İşten atmayı yasakladılar ama ücretsiz izne göndermek serbest oldu.

Sağlık koşulları salgın hiçe sayılarak işçiler fabrikalara inşaatlara çalışmaya devam etti.

Artan yoksulluk, belirsizlik sermaye sahiplerini korkuttuğu anda,

kısa çalışma ödeneği adında işçilerin haklarını gasp eden ama göz boyayan bu yasayı çıkardılar

Kısa çalışma ödeneğinden yararlananlara maaşının yüzde 60’ı ödeniyor.

Bunun için 60 gün sürekli çalışmış ve 450 gün prim ödenmiş olması şart.

Hak kaybına uğrayan işçinin yasal olarak yapacağı hiçbir yaptırım yok.

İşçinin emekli maaşı için çok önem verdiği sigorta primi de ödenmiyor, yalnızca sağlık sigortası ödeniyor.

Korona virüs salgınının faturası işçilere kesildi.

Yaşanan olumsuzlukların sorumlusu işçiler değil kapitalizmdir.

Yeni bir gelişme olmazsa kısa çalışma ödeneği 31 Mart tarihinde sona eriyor.

Bu arada 17 Mayıs tarihine kadar isten çıkarma yasağı devam ediyor.

İşten çıkarma yasağını uzat ama kısa çalışma ödeneğini uzatma!

İşten çıkarma yasağı ve ücretsiz izin uygulaması devam ederken kısa çalışma ödeneği uzatılmıyor.

Ohhh ne ala memleket, kısa çalışma ödeneği yok, işten çıkarmak da yok.

Pandemi döneminde işçi çıkarma yasağı olduğu için işçiler isterse istifa edip ayrılabiliyordu ve hiçbir hak alamıyordu.

Kısa çalışma ödeneği sonlanırsa işveren işçiyi ya ücretsiz izne gönderecek ya da bir şekilde işine son verecek.

Peki bu insanlar ne yiyecekler ve ne içecekler?

Aylık verilecek 1177 TL ücretsiz izin desteğiyle nasıl geçinecekler?

Dünya liderimiz 31 Mart dedi ve topu yine üzerinden attı.

Sanki kendi parasını veriyormuş gibi benden bu kadar ne haliniz varsa görün demeye getirdi.

Bu ödenek işsizlik sigorta fonundan karşılanıyor yani kendi paramız.

Yapılan şovlara bakılırsa hazineden, bütçeden çıktığını sanırsınız.

İşsizlik fonu AKP’nin çiftliğine döndü,

salgın başında ne kadar olduğunu ve şuan ne kadar kaldığını bile bilmiyoruz!

Son 1 yıldır kısa çalışma ödeneği ile çalışan işçinin,

360 günlük işsizlik sigorta primi yatırılmadığı düşünülürse,

işsizlik maaşı alabilmek için son 3 senede 600 gün prim süresi de delinmiş oluyor.

Yani hem kısa çalışma ödeneği yok, hem de işsizlik maaşı alamazsa felaket olur.

3 buçuk milyon çalışanı, aileleri ile birlikte yaklaşık 10 milyon kişiyi etkileyecek bir durumdan söz ediyorum.

Önlem alınmazsa kitleler halinde işsizlik yaşanabilir.

Patronlar işçileri istifa ettirene kadar ücretsiz izin dayatmasını kullanırlar.

Normalde yer yerinden oynaması, gündemden düşmemesi gereken bir konu.

Milyonlarca insanı etkileyecek bir durum söz konusu ve resmen insanlar çaresizliğe terkediliyor.

Yıllarca dolaylı dolaysız bir dünya vergi toplayan sözde sosyal devletin haline bakın!

Saraylara, son derece modern ultra lüks makam araçlarına, uçak filolarına,

yandaşa verilen garanti ödemelere para var ama halka verecek beş kuruşları yok.

Deprem vergilerini, buharlaşan 128 milyarı soramıyorsun, damat bile diyemiyorsun.

Bilgisizliğe ve çaresizliğe mahkum edilen milyarlarca insan,

iktidarların önlem diye dayattığı uygulamalara itiraz etmeden uymaya çalışıyor.

İnsanlar evlerine hapsedildi, hem mahkum olduk hem de kendi kendimizin gardiyanı.

Ardı ardına aşılar bulunmaya başladı.

Sadece Rusya’nın aşıdan elde ettiği gelirin silah satışından elde ettiğinden daha fazla olduğu söyleniyor.

Polis sokakta maskesiz gördüğü halka cezalar yağdırıyor.

Millet düğününde, cenazesinde bir araya gelemedi ama iktidarın kongreleri tıklım tıklım doluydu.

Kendileri hiçbir kurala uymadan istediklerini yaptılar.

Atama rektörü protesto eden öğrencileri sabaha karşı evlerine basarak gözaltına alan polis,

onları protesto eden hilafet yanlısı tekbir getirenleri Beyazıt meydanında seyrediyordu.

Aynı polis bankanın kapısında babasını bekleyen çocuğa,

‘Babana söyle 900 lira fazla çeksin!’ diye ceza kesme korkusu veriyordu.

Emperyalizm için ‘çürüyen kapitalizmdir’ demiş Lenin.

Rejim çürümüş halde ve biz bu sistemin en rezil halini yaşıyoruz.

Yoksul halkın hiçbir sorunu çözülmediği gibi baskı, zulüm, adaletsizlik dayatılıyor.

Kongrelerde lebalep olmayı halkın gözüne sokarcasına övünenler, sağlık çalışanlarının sesini duymuyor.

Tam bir köle gibi çalıştırılmaya devam ediliyorlar.  

AKP iktidarı, derin bir yönetememe krizi içerisinde.

Bakan, bürokrat değiştirmekle bu krizden çıkabileceklerini zannediyorlar ama nafile.

Ekonomik, siyasi ve sosyal kriz her geçen gün daha çok artıyor.

Ülkenin dış borcu 500 milyar dolara dayandı.

Halkın büyük bölümünü maddi ve manevi açıdan sefalete sürüklendi, açlık ve yoksullukla baş başa bırakıldı.

Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, terör demagojileri ile körüklenen milliyetçilik dahil,

artık hiçbir demagoji ve vaat halkı kandırmaya yetmiyor.

Halk pazara çıktığında, markete gittiğinde dolmayan pazar çantasını biliyor.

AKP’nin bu istikrarsızlığı aşması mümkün gibi görünmüyor.

Bizim gibi yarı sömürge ülkelerde milli kriz sürekli vardır.

Bu yüzden sürekli zora ve şiddete dayalı yönetim anlayışı hüküm sürüyor.

Bit ve Tifüsün yayıldığı kıtlık yıllarında Lenin şöyle demiş,

‘ya bit sosyalizmi mağlup edecek, ya da sosyalizm biti’

Sovyetler’in böyle bir yıkımla karşı karşıya kalması,

dünyada ilk defa sağlık sisteminin ücretsiz ve merkezi hale getirilmesine öncülük etmiştir.

O günlerde merkezileşmiş bir ücretsiz sağlık sistemi devletler tarafından benimsenen bir durum değildi.

O işi dini ve sosyal örgütler yerine getirmeye çalışıyordu.

Sovyetler’in bit ve Tifüs mücadelesinden sonra ücretsiz sağlık yöntemi benimsendi.

Bu süreçte virüsün fırsata çevrilerek sermayeye nasıl kaynak aktarıldığını, halkın daha da yoksullaştırıldığını gördük.

Bize bu sefaleti reva gören ve aklımızla dalga geçen iktidarın adaletsizliklerini gördük.

Kadın cinayetleri, açlık ve yoksullukla mücadele eden bir halk, halkına maske dağıtmayan bir iktidar,

Yandaşlara verilen ödeme garantili ihaleler, rant için katledilen doğa.

Yani sistem neresinden tutsan elinde kalıyor.

Salgının en yoğun yaşandığı 2020 yılında, cirolarını katlayan patronların,

Soma’da madenciyi tekmeleyen zihniyetin emekçileri anlamasını beklemiyoruz.

Ermenek’te maden ocağının derinliklerinde kalan oğlu için,

‘benim oğlum yüzme de bilmezdi’ diyen ananın acısını en derinden biz hissederiz.

Çorlu’da tren kazasında hayatını kaybeden torunu için,

‘torunumu bana iki parça halinde verdiler, Onu çuval gibi diktiler’

diyen dedenin adaletsizliğe olan öfkesini en iyi biz emekçiler biliriz.

‘Çocuğum evde aç!’ diyerek kendini yakan bir babanın yangını sadece bizim yüreğimizi yakar geçer.

Adil yargılanma talebi ile ölüm orucunda hayatını kaybeden avukatın çığlığı sadece biz duyarız.

1,5 yaşındaki çocuğunu bir yakınına bırakarak intihar eden genç çiftin yaşadığı ekonomik sıkıntıları biz biliriz.

Yatağan işçileri direnişte ‘sahip olduğunuz servet, bizden çaldıklarınızdır’ yazılı bir pankart açarken,

Marks ‘sermaye kan, ter ve gözyaşından oluşur’ derken,

Balzac ‘her büyük servetin altında mutlaka bir suç yatar’ derken boşuna demiyordu.

Ve maalesef tarih bu sözlerin doğruluğunu ispatlayan örneklerle doludur.

Hoş kalın, İnançla ve Dirençle kalın!

Kemal ÖZCAN-27/03/2021

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Kemal Özcan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.



Anket Milas'ta, 2021 yılında doğalgaz altyapısının tamamlanacağına inanıyor musunuz?