HOŞ GÖRME, HOŞGÖRÜ…

                      Herhalde pek çok defa hoşgörüsüzlüklere tanık olmuşuzdur. Bunlar, toplumumuzdaki hızlı yapı değişikliği dolayısıyladır: çünkü, çok farklı duygu ve düşünce seviyelerine bağlı insan grupları, bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Bazen de bir takım zayıflıkların eseridir. Ama her seferinde, belli bir sınırdan öteyi görmeyi reddedip, kendini, yine kendi egosu çerçevesinde hapsetmeyi seçen ve bu anlamda kendine karşı bir savaş vermeyi düşünmeyen genel bir insan karakterinin ürünüdür.

                   Bazen öyle olmuştur ki, her birimiz kendi doğrularımızın evrenselliğini iddia etmiş; eğer farklı doğrular öneren olmuşsa onları şu veya bu şekilde etiketlemiş, kendimizce kötüyü dile getiren kategorilerle onları yermişizdir. Ya da bazen bir tarafta mutlak iyiler, diğer tarafta mutlak kötüler düşünmüş; kalın kale duvarları arkasına kendimizi kapatarak, dışarıda olanların da doğrularının bulunabileceğini reddetmişizdir.

                  Zaman zaman sözüm ona en hoşgörülü tavırlar içerisinde, en erdemli sözleri sarf eden sahte bir peygamber yöntemiyle yine kendi emirlerimizin doğruluğunu savunmuş; diğerlerini ise, tehlikeli ilan etmişizdir. Bazen sihirli değnek örneği, birden bire her şeyi değiştirebilecek bir sistem bulduğumuzu sanıp, ucuz ve basit ideolojilerin pençesine takıldık mı, kutsal bir savaş veriyor edasıyla kendimizden olmayanlara karşı saldırıya geçmiş, onları yine onlara rağmen adam etmeye, değilse imha etmeye uğraşmışızdır.

                 Kimi zaman kendimizi pek de medeni, onurlu ve şerefli göstererek, saldırganlığımızı meşru kavramlar arkasında gizlemeye çalışmış, fakat bu arada onların ifade ettikleri değerlerin yozlaşmalarına neden olmuşuzdur. Laiklik, ilericilik, çağdaşlık, din, vatan ve millet gibi yüksek değerlerde bu durumlardan payını almış, saldırganlığın aleti olarak kullanılmışlardır.

                 Bunlara bir de dünyanın sanırım başka yerlerinde pek karşılaşılmayan, okunulan gazete ve kitaplardan kullanılan kelimelere kadar bir birinden tiksinti duyma halini de eklersek, hoşgörüsüzlüğümüzün hangi boyutlarda olduğunu fark ederiz sanırım.

                  Nedir hoşgörüsüzlüğümüzün nedeni, aslında neyin karşısında hoşgörümüz yok? Hoşgörüsüzlüğümüzün konusu olan insanda nelerden rahatsız oluruz? İlk bakışta bizi etkileyen, yani hoş görmediğimiz davranışlardır, fizik ya da toplum planındaki görünüşlerdir. Fakat düşününce hemen fark ederiz ki, asıl tolerans göstermediğimiz, o davranış ve görünüşün arkasındaki farklı yeterlilikler, inançlar ve görüşlerdir. Yani temel noktada fikri seviyeden, hoş görüden yoksunuzdur. Fakat bunun arkasında insan olmak bakımından kişiliğimizle ilgili bir de sorun vardır ki, o, kendimizi yine kendimiz üzerine katlamamız, adeta düşman saldırılarına uğrayan bir kale gibi, farklı düşünceler karşısında kendimizi savunma zorunda hissetmemizdir. Dışa açılmayı, adeta bir parçalanma, bir kendimizden koparılma şeklinde düşünür, gerçeğin ne olursa olsun biz de ve bizimki olduğuna inanırız.

                 Aslında dikkat edelim, bu inanma da, inandığını sanmadır. Zira sağlam bir inanç olsaydı, eldeki doğrunun bizi bize hapsetmesi, az da olsa başkalarıyla paylaşılabilir, hiç değilse tartışılabilir olması gerekirdi. O halde, ortada, kendimize güvensizlikten kaynaklanan bir korku, kişiliğimizden fedakarlık mı yapıyoruz endişesiyle beliren, ama temelde kişiliği, özellikle entelektüel kişiliği oluşturamamaktan doğan bir sıkıntı vardır.

                 Bir kişiliği olmak, kişilik sahibi bir insan olmak, ne kadar önemlidir. Ama kişilik oluşturmayı kendini yine kendi bedenine hapsetmek şeklinde düşünmek, gerçekte onu hiçbir zaman oluşturamamaktır. Kişiliği kendini ve başkasını aynı anda anlayışlı, şuurlu tavır alışlardan soyutlayamayız. Herhangi bir kişiliği daima başka kişilerle temas halinde olan, onlar karşısında tavır alabilen bir kişiliktir. Kişiliğin oluşturulması ve kavranması, daima başkalarının önünde, ama onlara cephe olarak değil, onlarla beraber söz konusu olabilmektedir.

                 Kişiliğin oluşturulmasındaki ilk aşama insanın kendi kendisiyle tanışmasıdır. İnsanın kendi kendisiyle tanışması ise, kendindeki “insanlar” yani bütün bir insanlık evreni ile ilişki kurması demektir. Bunun ise en emin yolu, insanın manevi başarılarının, başlangıçtan bu güne tabiata ilave ettiklerinin zemini ve toplamından başka bir şey olmayan kültür dünyası ile tanışması demektir. Çünkü insanın, biyolojik değil ama, manevi anlamda nefes alıp verdiğini, insan olarak yaşamayı ve yaşatmayı öğrendiği yer bu kültür dünyasıdır. Kültür, evrendeki insan dokusudur. Topyekün bir insanlığın, hatasıyla sevabıyla bütün faaliyetlerinin izlerini taşıyan tarih bu kültür dünyasında belirir. Oradan yansıyan sadece tarih değil fakat bütün bir insanlık evreninin minyatür örneği olan birey halindeki insandır. O halde, insanın insanla tanışması, insanın insan olarak kendisiyle tanışması aslında kültürle tanışmasıdır. Bu ise ne ansiklopedik bir bilgi edinmek, ne de programlanmış bir bilgisayar örneği dış olaylar arasında bir takım ilişkiler kurmaktır. Ama kendisi ve bütün bir insanlık evreniyle öyle bir hesaplaşmadır ki, birey orada bütün diğer insanlara açık olarak kendindeki o “insan beni” ve kişiliğini oluşturur. Burada kazanılan kültür, sadece bilgi değil, fakat aynı zamanda bir olgunluk halidir, bir anlama ve bilmedir, her türlü hoşgörünün temelinde olması gereken bir seviye ve medeniyettir…     

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Osman Kara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.



Anket Milas'ın en tanınmış antik kenti sizce hangisi?