YAŞAMIN İÇİNDEN HİKAYELER.!

Geçen ay, sevdiğim arkadaşlarımla görüşmek için Muğla'ya gitmiştim. Uzun süren sohbetten sonra, Muğla'da arkadaşımla gezdik, biraz alışveriş yaptık. Daha sonra bir iş hanında küçük bir sahaf dükkanı görünce, sanki mücevher bulmuş gibi sevindim. Çünkü, her kitabın insanı başka dünyalara taşıyan, insana umut veren bir hazine olduğunu biliyorum. Çok ucuza epey hikaye kitabı aldım.
Bu kitaplardan biri 352 sayfalık, ' Papatya Kokulu Hikayeler' kitabı idi. Annemin rahatsızlığı nedeniyle Muğla Araştırma Hastanesi'nde tedavi gördüğü sırada, okumak için yanımda götürdüğüm kitabı, annem diyalize girdiği sürede bitirdim.
Bu hikaye kitabından beni çok etkileyen 2 hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

*

'HAYAT ERTELEMEYE GELMEZ'

Yirmi senelik evlilikten sonra 'aşk ışıltısını canlı tutmanın yeni bir yolunu buldum. Bir süre önce başka bir kadınla çıktım ve bu aslında eşimin fikriydi. Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak,
"Biliyorum ki, onu seviyorsun" dedi.
Şiddetle itiraz ettim:
" Fakat ben seni daha çok seviyorum!"
" Biliyorum ama aynı zamanda onu da seviyorsun. O'na da zaman ayırmam gerekiyor."
Karımın, ziyaret etmemi istediği 'öbür kadın' on dokuz yıldan beri dul olan annemdi. İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri nedeniyle annemi görme fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet ettim. Endişelendi ve hemen, " İyi misin, herşey yolunda mı?" diye sordu.

Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.

Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmenizi güzel olacağını düşündüm," diye söyledim.
" Sadece ikimiz mi?"
Biraz düşündü ve " Çok isterim," diye cevap verdi.
O cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum. Eve vardığımda fark ettim ki O' da randevumuzdan ötürü hafif gergin görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekile bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik yıldönümlerinde giydiği elbise vardı.
Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi. Arabaya bindiğinizde:
" Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve çok etkilendiler," dedi. Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar," dedi.
Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli olduğu bir mekandı. Annemse bir kraliçe edasıyla koluma girdi. Yerimize oturduktan sonra O'na menüyü okumam gerekmişti; çünkü küçük yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim:
" Eskiden sen küçükken menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla beni dinlerdim, " dedi.
Ben de gülümseyip,
"O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim," dedim.
Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telafi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık.
Akşam annemi bırakırken,
" Seninle tekrar çıkmak isterim ama anal bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen," dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık.

Eve geldiğimde eşim, yemeğin nasıl geçtiğini sordu:
" Çok güzeldi," dedim." Düşünebileceğimin çok üstündeydi."

Bu kaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey yapma şansım olmamıştı. Bir kaç zaman sonra evime, annemle yemek yediğimiz yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:

"Oğlum, bu faturayı önceden ödedim; çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim.Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım; çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.
Seni seviyorum."
O esnada, "Seni seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım. Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin; çünkü böyle şeyleri erteleyip durursanız 'uygun zamanı' asla bulamayabilirsiniz.

*
" RÜYADAKİ ANNE KOKUSU"

Ön yaşlarındaki küçük kız, okul önlüğünün düğmelerini iliklemeye çalışırken o kadar acele ediyordu ki; yaşadığı panikten elleri birbirine dolanıyordu. Uyumaktan şişmiş gözlerini ovalayarak dışarı fırladı. Ayakkabılarını ayağına geçirmeye çalışarak yürümesi, yolda yalpalamasına sebep oluyordu. Son günlerde sürekli geç uyanıyor, ilk derse yetişemiyordu. Öğretmenin verdiği cezadan çok, her seferinde yalan söylemek zorunda kalmasıydı küçük yüreğini yoran.
Bu sefer hangi bahaneyi uyduracaktı? Uyuyakaldığını söylese, öğretmen her zamankinden daha çok kızacaktı. Annesine söz vermişti. Ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, kesinlikle yalan söylemeyecekti.
Geç kaldığı günlerde öğretmeninin bakışlarıyla alevlenen yangına karşı, sap yığınından yalanların arkasına çaresizlik içinde gizleniyordu.

Okulun kapısına geldiğinde koşmaktan terlemişti. Alnına çile mürekkebiyle yazılan yazıyı, saçlarından süzülen ipek teller, daha bir belirginleştiriyordu.
Al yanaklarının üzerine yerleşen şiş gözlerle etrafına bakıyor, çekingen adımlarla koridorda ilerliyordu. Küçük bedeni, taşıyabileceğinden ağır bir çantanın esaretinde sınıfın önüne geldi. Son kez önlüğünü ve yakalığını düzeltip, kulağını hafifçe kapıya yasladı. İçeride hiç ses yoktu. Çantasını sırtından eline alıp, minik elleriyle kapıya birkaç kez vurdu. Ürkek adımlarla içeri girdiğinde sınıftaki sessizlik, yerini fısıltılara karışan gülüşmelere bırakmıştı. Çocukların bazısı, geç kaldığı için ona kızıyor, alaycı bakış açılarını gülmelerle perçinliyordu. Küçük kız, yerine geçmeye hazırlanırken; öğretmen, sınıfı susturan, gülüşmeleri kovalayan küçük kızın yüreğini titreten konuşmasına başladı:
"Dur bakalım! Yerine oturma! Seni defalarca uyarmaktan, cezalandırmaktan bıktım. Sen, geç kalmaktan bıkmadın. Tahtanın yanına geç ve ders bitene kadar tek ayak üzerinde dur. Sorumsuzluğuna son verene kadar böyle yapacağım...Ayağını indirdiğini görmeyeyim!"

Öğretmen, hedefe koyduğu küçük bir kalbi tam ortasından yaralamıştı. Acımasız bir ressamın elinden çıkan hüzün tablosu, sınıfın ortasında öylece duruyordu. Diğer çocukların yeniden başlayan gülüşmeleri tabloya vurulan fırçanın son vuruşları oldu.

Alaycı bakışlardan kaçırdığı gözlerinde, yağmaya hazırlanan bulutlara direnen küçük kız, tahtanın yanına geçti. Ayağını kaldırdığında ders kaldığı yerden devam etmişti.

Minik ayaklarında derman tükenmek üzereyken, ızdırabı ve dersi sonlandıran zil nihayet çaldı. Bir yangından kaçar gibi kapıya koşturan çocuklar geride bıraktıklarını çoktan unutmuşlardı. Öğretmen, masadan kitaplarını toplarken sınıfta kimse kalmamıştı. Küçük kızın yüzüne dahi bakmadan, "Tamam! Çıkabilirsin," dedikten sonra, söyleyecekleri aniden aklına gelmiş gibi, uyuşan ayaklarıyla birkaç adım atan kıza tekrar seslendi:
" Dur biraz! Her gün derse geç kalıyorsun.Bu böyle gitmeyecek! Ya keyifle uyumaktan ya da okuldan vazgeç! İkisini de aynı anda yapmaya çalışmandan bıktım. Nasıl bir annen varmış ki, seni okula hazırlamaktan aciz, geleceğine karşı tasasız. Defalarca çağırma rağmen bir defa bile göremedim veli toplantılarında. Senin sorumsuzluğunun diğer çocuklara örnek olmasına izin vermeyeceğim.
Ya kendine çeki düzen ver ya da ..."

Öğretmenin ağzında çıkan şimşekler küçük kızın gözlerinde bekleyen bulutlara düşüyordu. Yağan yağmurlar çoraklaşmış bir yüreği yumuşatmaya yetmiyor, sorular devam ediyordu.

"Okumak istemiyor musun? Eğer öyleyse, ne sen yorul ne de biz!"

Küçük kızın başı önüne düşmüştü.
" Hayır öğretmenim," dedi." Okumayı çok istiyorum. Hem de çok; ancak her sabah aynı rüyayı görüyorum."

" Ne görüyorsun rüyanda,?"

" Geçen sene beni yalnız bırakan annemi cennette görüyorum. Beni çok özlediğini söylüyor, pamuk elleriyle başımı okşamak istiyor; tam elini uzatıyor, uyanıyorum."

Yanaklarına süzülen yaşları sildikten sonra derin bir iç çekip, sözlerine kaldığı yerden devam etti:

" Onu o kadar çok özledim ki... Belki aynı rüyayı tekrar görürüm, belki rüya kaldığı yerden devam eder diye tekrar uyuyor, uyanmak istemiyorum; ancak rüya kaldığı yerden devam etmiyor..."

Daha fazlasını anlatacak gücü kalmamıştı. Titreyen sesiyle son bir cümle daha kurdu.

" Rüyamda da olsa, bir defa başını okşamasını, ona doya doya sarılmayı o kadar çok isterdim ki..."

*

Genç annelerin gözlerinden, yaşlı annelerin ellerinden öpüyorum. Sonsuzluğa göçeden anneler de ışıklar içinde uyusunlar ve çocuklarının rüyalarında onları sevsinler.
Evlatların da anneleri yaşarken, saygıyı ve bakımlarında gerekli özeni göstermesi dileğiyle... Anneleri kaybettikten sonra üzülmenin anlamı yok; ebeveynlerimizin değerini yaşarken anlayalım.

Kaynak: 'Papatya Kokulu Hikayeler' Kitabı- Yakamoz yayınları.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gülden Sökelioğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Milas Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Milas hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Milas editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Milas değil haberi geçen ajanstır.

01

Bisal - Zamanı geri almayız.

Yaşamın her anını dolu dolu geçirmenin yollarını bulmalıyız.

Gülden kardeşim çok teşekkürler.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 27 Ocak 14:56


Anket Koronavirüs denetimlerini yeterli buluyor musunuz?